Hedefim YÖK'ü Yok Etmek!
Baskıcı yapı, özgürlüklerin kısıtlanması, rektör seçimleri, bilim hırsızlıkları, hocaların kıt kanaat geçinmesi, ÖSS sistemindeki sıkıntılar, Ruhban Okulu'nun açılması, Kürt enstitüleri tartışması, bilimsel üretkenlikteki sıkıntılar vs... Üniversiteler binbir türlü sorunla boğuşuyor. Aralık 2007'de bazı tartışmalarla göreve başlayan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Aksiyon'un sorularını cevapladı.
-Herkes YÖK'ten şikâyetçi ama kimse değiştirme yoluna gitmedi. Siz YÖK sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz? YÖK değişecek mi?
YÖK 1980'li yılların başında ortaya çıkan, döneminin siyasi özelliklerini yansıtan bir kurum. Dolayısıyla baskıcı, kontrol altına alıcı karakteri olan bir kuruluş. Her iktidar, gücünden dolayı YÖK'e sahip çıkmak ister. YÖK'ün çok siyasi bir tarafı var. Şimdi YÖK bundan kurtulabilir mi veya iktidarların iştahını kabartmayan bir özellik kazanabilir mi? Şöyle olabilir belki: Eğer YÖK sadece yükseköğrenimin planlanması ile ilgili politikaların yapılacağı yer hâline getirilirse o zaman iktidarlar YÖK'le bu kadar içli dışlı olmak istemezler. Bunun yapılabilmesi de 2547 sayılı kanunun değiştirilmesine bağlı. Bu değiştirilirse YÖK gerçekten yapmak istediklerini yapan bir kuruluş hâline gelir.
-Sizin bu konuda çabanız olacak mı?
Biz geleli neredeyse 20 ay oldu. 20 aydan beri nokta atışı yapıyoruz. Nerede bir tıkanıklık varsa onun üzerine gidip o noktada değişiklik yaptık veya yapmak istiyoruz. Şimdiye kadar yaptıklarımıza bakarsanız çok acil değişiklikleri görürsünüz. Emeklilik yaşının 65'ten 72'ye çıkması, araştırma görevlilerinin akademiye kabulleri ile ilgili süreçlerin değiştirilmesi, tam gün yasası, döner sermaye yasası gibi.
-Niçin toptan değiştirmiyorsunuz?
Ne zaman toptan değişikliğe gidilmek istense, ülkede mutabakat sağlanmıyor ve çatışma çıkıyor. Bir müddet daha bekleyip mutabakatın olgunlaşmasını sağlamak ve ondan sonra bütünüyle ilgili değişiklikleri gündeme getirmek daha doğru olur.
-YÖK'ün denetleme mekanizması zayıf. 137 üniversiteyi 7-8 elemanla denetliyor. Üniversite ve rektörler hakkında çok sayıda şikâyet var. Ancak Sayıştay'ın tespit ettiği hususları bile, 18 kez şikâyete rağmen, bulamayan bir mekanizma. Bir sistem değişikliği gündemde mi?
Evet, düşünüyoruz. Bu konuda iki yaklaşım üzerinde duruyoruz. Biri, denetleme kurulunu tamamen ortadan kaldırarak bu işi devlette kim yapıyorsa ona havale etmek. Diğeri de artan üniversite yapısına uygun şekilde üyelerinin sayısını artırarak denetlemeyi işler hâle getirmek. Maalesef denetleme kurulu bugüne kadar artan üniversite yapısına göre büyümedi ve etkili denetim yapamadı. YÖK'ün yumuşak karnı hâlâ denetleme kurulu.
-Somut bir adım var mı?
Var. Kuruluş kanunu üzerinde çalışıyoruz. Bu çerçevede denetleme kurulu üye sayısını 25'e çıkarmak için bir kanun taslağı hazırladık. Meclis'ten geçer ve kanunlaşırsa o zaman üye sayımız artmış olacak. Biz bu değişiklikle aynı zamanda idari ve mali denetimi devletin diğer organlarına verip sadece akademik denetim mekanizması oluşturmak istiyoruz.
-Göreve başlarken 'Özgürlüklerin önündeki engeli kaldıracağım!' dediniz. Hep başörtüsü tartışılıyor, oysa akademisyenlerin ifade özgürlükleri bile kısıtlı. Rektör hakkında konuştuğu ya da demeç verdiği için üniversiteden atılanlar biliyoruz. Kastettiğiniz özgürlük neydi?
Üniversite dediğiniz yer bence bütün fikirlerin en açık şekilde tartışıldığı yer olmalıdır. Bizim üniversitelerde belli bir ölçüye kadar oluyor. Maalesef özellikle rektörlük seçimlerinden başlayarak -ki bu ana nedendir- üniversitede içten çatışmalar ortaya çıkıyor. Bu çatışmalar üniversiteyi üçe-beşe bölüyor. Her seçimde bölünerek gidiyor ve üniversiteler birbirleriyle konuşan değil, konuşmayan insanların çoğunlukta olduğu bir yer hâline geliyor. Şu an bu sebeple çok az üniversitede huzur var. Rektörlük seçimleri ile başlayan çatışmalar devam ediyor. Bir defa üniversite içeriden çatırdamaya başladığı zaman artık o yarıklar giderek büyüyor. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın yeni seçilen pek çok rektörümüz, seçimlerde kendine karşı çıkan başka bir hocayı kucaklayamıyor. Çatışmalar sürüyor ve üniversite süratle dağılıyor.
-Özgürlüklerle bunun ne ilgisi olabilir?
Çok alakası var. Şimdi ben sizinle çatışırsam, sizin söylediğiniz her şey bana batar ve ben sizi konuşturmamaya çalışırım.
-Üniversitede jurnal dönemi başlıyor yani.
Jurnal dönemi değil de, insanların birbiriyle çatıştığı bir durum diyelim. Jurnallemiyor da her durumu şikâyet ediyor. Şikâyetlerle başlayan süreç derin izler bırakıyor. Sonra da huzurlu ve özgür bir üniversiteden bahsetmek mümkün olmuyor. Bırakın konuşmamayı, sonra birbirlerinin haklarını kısıtlamaya başlıyorlar. Üniversite kampüsünde bulundurmuyor, başka bir yere tayin ediyor. Sürgün gönderiyor. Böyle bir ortamda özgürlükten bahsetmek mümkün değil.
-Bu durum rektöre tanınan olağanüstü yetkilerden kaynaklanıyor...
Valla, hem rektörlerin hem de YÖK Başkanı'nın yetkilerini budamak lazım. Rektörler kadar YÖK Başkanı da müthiş güce sahip. Bu gücü budamak lazım.
-Bunun için düşündüğünüz bir sistem var mı?
Var, ama ne kadar zamanda yapılır bilmiyorum. 2547'nin 13. maddesini değiştirerek seçim yerine üniversitede mütevelli heyeti kurarak bu heyetin rektör seçmesini sağlamak gibi. Veya başka heyetler kurulabilir. Mesela üniversitenin bulunduğu şehirde o şehrin ticaret, sanayi ve endüstride öne çıkmış isimlerinin mütevelli heyetinde olduğu bir sistem.
-Olgunlaşan bir süreç var mı bu konuda?
Yok, ama alternatifleri şu an topladık. Uygun bir zaman ve fırsat bulduğumuzda böyle bir tasarıyı önereceğiz.
-Üniversite ve hocaların performansından memnun musunuz? Bilimsel makale üretimi, atıf sayıları, buluş, patent, üretkenlik vs...
Makale sayısını baz alırsanız performanstan memnunum. Burada geçen yıl 19. sıradan 18. sıraya yükseldik. Bu rakam ekonomik göstergelerle örtüşüyor. Ekonominiz ne kadar iyiyse bilimsel üretkenliğiniz de o kadar artıyor. Ama sadece makale sayısı performans ölçümü için yeterli değildir. Daha başka şeylere de bakmak lazım. Bence patent meselesi daha önemli. Üniversiteler ne kadar patent alıyor, daha önemlisi alınan patentin ne kadarı teknolojiye dönüşüyor? Fikri alıp teknolojiye dönüştürmek de para isteyen bir iş. Bu konuda Türkiye'de çok az şirket var. Onun için biz buradaki hocaların buluşlarını belki başka ülkelere satmak durumundayız. Bu gerekçelerle üniversitelerde teknoloji transferi ofisleri kurmaya çalışıyoruz. Hocalarımızın teknolojiye dönüşecek çok güzel patentleri olabilir ama yetmez, dünyaya pazarlamamız gerekiyor.
-Ne zaman kurmayı düşünüyorsunuz?
Yakında. Şu sıra diğer ülkelerdeki kanunları inceliyor ve materyal hazırlıyoruz.
-Bu teknoloji transfer ofisleri nasıl çalışacak?
Her üniversitede bir ofis olacak. Görevliler hocaları ziyaret edip hangisinde ne tip buluş veya teknolojiye dönüştürülebilecek fikir var arayacak. İyi bir şey bulduklarında ona kendileri patent alacak ve sonra o buluşu yurt dışına pazarlayacaklar. Şimdiden ABD'de bu işi yapmak için bize müracaat eden şirketler var.
-Birçok yeni üniversite kuruldu. Hâlâ kadrolu profesör bile bulamıyorlar.
Evet, sıkıntılar olduğu doğru, ama hiç başlamadan sonradan çok iyi olacak bir üniversiteyi oluşturmak mümkün değil. Şimdi emekliyorlar ama bir müddet sonra ayağa kalkıp koşacak bu okullar. Bir zamanlar Hacettepe, Ankara, İstanbul üniversiteleri nasıl bir üniversiteydi?
-'Tabela üniversitesi' eleştirileri var...
Kesinlikle tabela üniversitesi değiller. Bir defa her ilde üniversite açmanın çok büyük önemi var. Çünkü bir ilde bir üniversite açtığınızda oraya 3-5 bin öğrenci gidecek. Bu öğrenci bulunduğu yerin sosyal ve ekonomik hayatına müthiş katkıda bulunuyor. Hiçbir şey yapmasalar bile günlük harcadıkları parayla ilin yaşamasına katkıları var. Sinema, tiyatro gibi kültürel yaşama katkıları olur. Hoca sıkıntısı olduğu doğru ama yetiştirmek için de elimizden geleni yapıyoruz. Bakanlık olsun, biz olalım her yıl yurt dışına doktora için öğrenci gönderiyoruz. Ayrıca bürokrasideki akademisyenleri toplamaya çalışıyoruz.
-Bürokrat hocaları nasıl değerlendireceksiniz?
Bürokraside görevli akademisyenlerin sayısını tespit ettik. 478 kişi çıktı. Mesela, Kültür Bakanlığı'nda bir akademisyenimiz bakanımızın danışmanı olmuş. Biz böyle isimleri tespit ettik. Onlara rica edeceğiz, hem orada çalışsın hem de üniversitede ders versin.
-Yeni üniversiteler bu yıl öğrencilerini köklü üniversitelerde okutacakmış. Bu doğru mu?
Bazı bölümler için yapıyoruz. Tıp, hukuk, dişçilik, eczacılık gibi bölümler için yapacağız. Yeni kurulmuş üniversitenin tam altyapısı olmadığı için. Mesela, tıp öğrencileri iki yıl teorik dersler okuyor. Yeni açılmış bir tıp fakültesinin öğrencilerini Ankara Tıp'a gönderebileceğiz.
-Üniversiteye girişteki sınav sistemi çok tartışılıyor. Seneye sistemin değişeceği biliniyor ama net bir tarih ve sonuç açıklamadınız...
Bu ayın sonuna kadar bu işler bitecek. ÖSYM ile konuştuk, sağlıklı şekilde gitmesi için bütün isteklerimizi ay sonuna kadar bildireceğiz. Genel hatları ile sınav sistemi zaten biliniyor. İki aşamalı olacak, iki oturumda yapılacak. Konu testleri verilecek. Birinci aşamada genel bilgi ve genel kabiliyet testi olacak. Belki bu birinci aşama sınavını ortaöğretim başarı puanı yerine de kullanabiliriz. Çünkü burada lisenin bütün derslerinden öğrenciler sorgulanacak. Şimdi üniversitelerden alanlarla ilgili isteklerini bildirmelerini istedik. Hangi alanlardan öğrenci almak istersiniz, dedik. Üniversitelerden gelen cevaplar kategorize ediliyor. Ayrıca birinci ve ikinci aşama sınavların ağırlığının ne olacağı üzerinde çalışıyoruz.
-Genel kanaat ne?
Çok belli değil. Ben bu konuyla ilgilenmiyorum. Komisyon üzerinde çalışıyor. Ama üniversiteler ne söylediyse biz onu dikkate alacağız.
-Düşündüğünüz alternatif var mı?
Birinci aşamanın yüzde 30 veya 40'ı, ikincinin yüzde 60-70'i etkili olacak gibi.
-Katsayı meselesi ve alan sınırlaması ortadan kalkacak değil mi?
Evet. Ne katsayı, ne alan sınırlaması olacak. Üniversitelerimiz uluslararası Bologna sürecine girdi. Bu tür şeylerin olmaması gerekiyor artık. Bütün ülkelerde insanların gideceği alanlar testlerdeki başarılarına göre yapılıyor.
-Meslek liselerinin mağduriyeti bitiyor yani?
Evet, artık öyle bir sorun olmayacak. Üstelik meslek yüksekokullarına bundan sonra sınavla öğrenci alacağız. Böylece meslek okullarının prestiji artmış olacak.
-Son günlerde tartışılan mevzulardan biri de Ruhban Okulu meselesi. Bir çalışmanız var mı?
Yeni bir şey yok. Sadece konuya hazırlık olsun diye bugüne kadar YÖK'e bu konuda ne gelmiş, hangi teklifler yapılmış onları çıkarttım. Bizim elimizde bu konuyla ilgili epey belge var. Ama Millî Eğitim Bakanlığı'ndan ve başka bir devlet kurumundan bize intikal eden talep yok. Gelse biz de ne yapacağımıza karar versek.
-Sizin düşünceniz nedir?
Şahsen ben böyle bir okulun açılmasını istiyorum. Fazla bekletilmemeli.
-Üniversite bünyesinde olması daha iyi mi olur?
Birçok formülden bahsediliyor. Bunlardan biri olabilir. Mesela, önceki YÖK başkanı Teziç Hoca, bir vakıf okulu olarak kurulmasını istemiş. Kendi başına bir okul olabilir, bir başka vakıf okulu bağlantılı olabilir. Biz sadece denetimi ile ilgilenmek istiyoruz. Eğer üniversite seviyesinde olursa diğeriyle nasıl ilgileniyorsak onunla da ilgileniriz.
-Ruhban Okulu benzeri Musevilerin de bir isteğinin olduğunu duymuştum. Aslı var mı?
Benimle görüşmediler ama Ruhban Okulu meselesinden sonra böyle şeyler olabilir. Diğer gruplar da böyle okullar açmak isteyebilir. Gerçekten ben de o zaman ne yaparız diye merak ediyorum. Bu yüzden Ruhban Okulu meselesinin çerçevesini çok iyi oturtmamız gerekir.
-Düşünceniz nedir?
Ruhban Okulu YÖK'e bağlı olursa öbürlerinin de YÖK'e bağlı olmasını isteriz tabii.
-Size böyle bir talep geldi mi?
Gelmedi; ama yakında gelecektir.
-Üniversitelerde Kürtçe araştırma merkezi veya Kürdoloji gibi bölümler açılması gündemde. Mardin Üniversitesi'nin böyle bir talebi vardı...
İstanbul Üniversitesi'nde böyle bir şey için izin çıktı. Ne kadar mesafe alındı bilmiyorum. Bir de Mardin'den talep geldi. Gündemimize geldiğinde görüşeceğiz.
-Nasıl yaklaşıyorsunuz?
Olumlu. Nasıl bir yapıyla başlamak lazım? Ana bilim dalı mı, yoksa bölüm mü olmalı, enstitü mü olmalı? Bakıyoruz.
-Gündem oluşturan konularından biri de Engenekon Davası. Davaya çok sayıda rektör ve akademisyenin adı karıştı. Kimileri hâlâ tutuklu. İddianamede haklarında birçok şey söyleniyor. Bu konuda YÖK'ün tavrı nedir? Bu hocalar hakkında idari anlamda bir denetim yaptınız mı?
Hayır, yapılmadı. Yasa gereği, tutuklanan rektör veya akademisyenlerin tutukluluğunun üzerinden 6 ay geçmesi lazım ki YÖK bir şey yapsın. Henüz 6 ay geçmedi. Mesela, Selçuk Üniversitesi Rektörü bir başka mevzudan tutuklandı, 6 ay dolmasına birkaç gün kala salıverildi. Bu konuda soruşturmayı başlatacaktık; ama tutuksuz yargılanacağı belli olunca bıraktık. Şimdi davanın sonucunu bekleyeceğiz.
-Üniversitelerin bölünmesi konusunda geri adım mı atıldı? Tek bölünen Marmara mı oldu?
Önce Marmara ve Marmara Sağlık üniversiteleri dendi. Şimdilerde Marmara 1 ve Marmara 2 deniyor. İdari mekanizmaları şekilleniyor. Bir komisyon çalışıyor. Bu üniversiteden bölünerek kurulan yeni üniversiteye rektör ataması yapılacak.
-Sırada hangi üniversite var?
Selçuk Üniversitesi de bölünme kararı aldı. Rektör bey geçenlerde kararı göndereceğini söyledi. Ardından Uludağ Üniversitesi bölünecek. Bu konuda bir komisyonumuz çalışıyor. Komisyondan çıktıkça üniversiteler teker teker bölünecek.
-İstanbul Üniversitesi ne durumda?
İstanbul Üniversitesi'nin kendi içinde sorunları var. Gerçekten geliştirilmeye ihtiyacı var. Bu sorunlarını halletsinler, yeniden yapılandırmayı sonra düşünürüz. Sadece Avcılar yerleşkesi ayrı bir üniversite gibi düşünülebilir; ama orada zemin problemleri varmış herhâlde.
-Üniversitelerde dil öğretimi ile ilgili sıkıntılar var. Bu konuları nasıl aşmayı planlıyorsunuz?
Büyük sıkıntılar var. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılamayan veya başarısız olunan bir konu varsa bu da dil öğretimidir. Türkiye'de yabancı dil bilen kişi sayısı gerçekten çok az. Son zamanlarda Suudi Arabistan'a gittim. Her gittiğimiz üniversitede neredeyse bütün öğretim üyeleri mükemmel İngilizce konuşuyordu. Ben şimdi merak ediyorum. Bizim üniversitelerimizde kaç hoca kalkıp kendi bölümünü bir yabancı dille anlatabilir?
-Yabancı dille anlatması mı gerekir?
Valla iyi olur. Eğer bizim dünyada adımızın sanımızın geçmesini istiyorsak, adam yerine konmak istiyorsak herhâlde bilim yapacak kadar dil bilmemiz gerekiyor. Dil bilmeden nasıl yapacağız? Mesela, bir psikoloji çalışıyorsunuz. İngilizce, Fransızca veya Almanca bilmeden nasıl yaparsınız ki? Literatürün büyük kısmı onlara ait. Bizim kendi yarattığımız bir literatür yok, nasıl yapacaksınız? Literatür üretmek de zaman alacak herhâlde.
-Dil öğretiminde neden başarısız oluyoruz?
Türkiye'de dil kullanılmıyor. Derhal bizim çocukluktan başlayarak dil öğretimi programı sunmamız, uzaktan eğitimi devreye sokmamız gerekiyor. Uzaktan yabancı dil öğretimi yapan firmaylarla konuştuk. 2-3 bin saatlik bir programı satın almayı, beğenmezsek yeniden yazdırmayı düşünüyoruz. Bu programı dörde bölüp 1. sınıftan itibaren uygulamak istiyoruz.
-Türkiye'de zaten gramer öğretiliyor, pratik nasıl olacak?
Bu program mix olacak. Hoca ile karşı karşıya konuşuyor gibi olan bölümler veya kayıt altına alınıp sürekli dinlenebilen bölümler olacak. Bir de yaz tatillerinde dilin tabii olarak konuşulduğu yerlere gönderme veya oralardan birilerini getirme gibi programlar olacak.
-Dilden konu açılmışken... Üniversitelerarası Yabancı Dil Sınavı'nda Bulgarca bile yabancı dil kabul edilirken, tarihî birikimlerimizin olduğu Arapça veya Farsça kabul edilmiyor...
Şimdi ediliyor.
-Ne zaman değişti?
Yeni değiştirdik. Geçen hafta. Bundan sonra Arapça, Farsça, Japonca, Çince, Hintçe... Bilim dalı olarak hangi dilde çalışmak istiyorsanız o dili kabul ediyoruz.
-Yaptığınız bütün değişiklikler Danıştay'dan dönüyor. Rotasyon meselesinde olduğu gibi. Önceden YÖK'ün yaptığı değişikliklere Danıştay nezdinde dava açıldığında hep YÖK lehine sonuçlanırdı. Şimdi tersi oluyor. Danıştay ile aranızda bir sorun mu var?
Hayır, yok. Nedense bizim yaptığımız değişikliklere yürütme durdurma veriyor, versin. Esasında rotasyon meselesinde haklıyız. Yürütmenin durdurulmasına sebep olan konu öğretim üyesinin rızasının alınmaması meselesi idi. Ama o madde zaten rızası alınmadan yapılan rotasyonlarla ilgiliydi. Ondan önceki 2 madde rızası alınarak yapılan görevlendirmelerle ilgiliydi. Bence Danıştay'ın kararında bir yanlışlık oldu. Karar bize tebliğ edilmedi. Tashih-i karar için başvuracağız. İnşallah düzeltilir.
-Bilgiye erişimin kolaylaşması ile üniversitelerdeki bilimsel hırsızlıklar son zamanlarda daha da çoğaldı. Bu konuda elinizde bir veri var mı?
Giderek artış olduğu doğru. Bunun sebebi biraz önce sorduğunuz huzurla da alakalı. Üniversitede huzur olmaz, insanlar birbirleri ile kavga ederse sonunda birbiri hakkında intihal suçlamaları başlıyor. İntihalin arttığından emin değilim. Bence artan üniversitedeki huzursuzluk.
-En son Arabistan ve Ortadoğu turuna çıktınız. Bu bölge için bir projeniz mi var?
Evet, biraz Ortadoğu ülkelerine açılmak istiyoruz. Bu ülkelerde onların 'serbest eğitim bölgesi' dedikleri bölgeler var. Bu bölgeleri gördük. Ayrıca bizim yükseköğretimimizi dışarıya açmak istiyoruz. Buradan talebe almak istiyoruz. Bizim mevzuatımızdaki Yabancı Öğrenci Sınavı (YÖS) ile öğrenci gelmesi çok zor. Dünyadaki diğer üniversiteler nasıl öğrenci alıyorsa aynı yolu takip etmeliyiz. Kendimize yeni yollar icat etmeye gerek yok. Bu seyahatlerimizde, ÖSS'ye benzer sınavlar kullanılıyor mu, kullanılıyorsa iyi üniversiteler bu sınavlarda kaç puan alan öğrenciyi alıyor gibi konuları sorguladık. Mesela, Arabistan'da Kudurati denilen bir sınav var ve iyi üniversiteler (King Suud ve King Abdulaziz) 70 ve yukarı alan öğrencileri topluyor. Bizim için de bu iyi bir ölçüdür. Suudi Arabistan'ın yaptığı bu imtihanın sonuçlarını kullanarak burada da öğrenci kabul edebiliriz. Hangi ülkede varsa böyle sınavlar bunu kullanabiliriz.
-YÖS'ü kaldırıp Ortadoğu'dan öğrenci çekmek mi istiyorsunuz?
Evet, kesinlikle sistemimizi açmak ve nerede olduğumuzu görmek istiyoruz. Rekabet edebilirliğimizi sınamak istiyoruz.
-Hedef ne kadar öğrenci?
Sayısal hedef yok, yolu açmak istiyoruz.
-Ortadoğu'da Türk üniversitesi kurulacak mı?
Arap ülkelerinde hem kampüs kurarak üniversite açmak istiyoruz, hem oradan öğrenci almaya çalışıyoruz. Bir de bilgi köyü modelini belki İstanbul'da kurabiliriz.
-İstanbul'da üniversite şehri mi açacaksınız?
Şehir değil de, üzerinde büyük binalar bulunan büyük bir alan düşünün... Her bir katı yurt dışındaki üniversitelere kiraya vereceğiz. Burası serbest bölge olacak, vergi olmayacak. Yurt dışındaki üniversiteler rahatlıkla buraya gelip fonksiyonlarını icra edecek. Dubai'de böyle yerler var.
-ABD ve Avrupa'nın Harvard, Oxford gibi ünlü üniversiteleri de gelecek mi?
Gelecek ve burada faaliyet gösterecekler. Bu bizim üniversitelerimizin kalitesini artıracak, renk getirecek. Öğrencilerimiz iyi bir eğitime sahip olacak. Ücretleri de mesela kendi ülkelerinde 18-20 bin dolarken burada düşmüş olacak. Öğrenciyi ABD'ye yollasak herhâlde iki misli para gider.
-Arabistan'da üniversite açılacak mı?
Görüşmelerimiz sırasında yanımızda ODTÜ vardı. Bilgi köyleri diye nitelendirebileceğimiz yerlere ODTÜ en azından işletme gibi birkaç bölüm açabilir. Üniversite kendi içinde bunu tartışacak.
-KKTC'deki ODTÜ ve İTÜ'nün kampüsleri kapanacak diye bir söylenti vardı...
Hiç öyle bir şey yok. Aksine diğer üniversitelerimizin oraya fakülte kurmalarını istiyoruz. Oradan da talep var. Mesela, Ankara Üniversitesi'nin Veterinerlik Fakültesi'ni istiyorlar.
-Vakıf üniversiteleri de KKTC'ye gidebilir mi?
Kıbrıs'a değil de, Türkiye içinde diğer şehirlerde şube açmalarına olumlu bakıyoruz. İstanbul gibi şehirlerde kalabalık olacağına Anadolu'da şube açabilsinler.
-Müracaat eden var mı?
Henüz yok ama bazı üniversitelerin hazırlık yaptığını duydum. Gelirlerse olumlu cevap veririz. Bu uygulama bölgeler arası eşitliği de beraberinde getirir.
-Bölgeler arası eşitsizliğe çözüm için uzaktan eğitimi yaygınlaştırma düşüncesi vardı galiba.
Evet, mesela Ankara Üniversitesi İşletme Bölümü'nün derslerini Harran Üniversitesi'nde anında öğrencilerin görmesini istiyoruz. Şırnak, Hakkâri, Tunceli gibi bazı yerlerde öğretim üyesi bulmakta zorlanabiliriz. Fazla maaş da versek bazı insanları oralara gitmeye ikna etmek zor oluyor. Bunun yerine uzaktan eğitimi kullanabilirsek oralardaki öğrencilerimize büyük üniversitelerimizdeki gibi kaliteli eğitim sunabiliriz. Uzaktan eğitimle yapılan program sayısını artırmak istiyoruz. İlk defa geçen yıl Sakarya Üniversitesi'ne 3 lisans programı için izin verdik, bunun yanında daha önce birçok üniversitemiz zaten ön lisans ve yüksek lisans programlarını uzaktan eğitim yoluyla veriyordu.
-Malum, Türkiye'de özel üniversite yok, vakıf üniversitesi var? Özel üniversite açılmasına izin verecek misiniz?
Bugünlerde bu konuyu da tartışıyoruz. Özel üniversite açılması gerektiğine inanıyoruz. Anayasa değişikliği gerekiyor, siyasi ortam uygun olursa böyle bir değişikliği Meclis'ten isteyebiliriz. Zaten vakıf üniversitelerimiz her ne kadar kâr amacı gütmeyen kurumlar gibi görünse de özel üniversite gibi çalışır hâle geldi.
-Öğretim üyeleri maaş yönünden sıkıntıda. YÖK'ün yasal olarak iyileştirme yapması mümkün değil; ama maaşların iyileştirilmesine öncülük edecek mi?
Evet, doğru. Bazı meslek grupları ile öğretim üyeleri arasında makas epey açıldı. Bu meseleyi çözmek için başarıya dayalı ödüllendirme sistemi getirmek istiyoruz. Üniversitede daha çok üreten ve daha çok verimli olan öğretim üyelerimize neredeyse maaşına yakın para ödemek istiyoruz.
-Bunu nasıl yapacaksınız?
Önce akademisyenlerin yaptığı bütün işleri bir sıralayacağız. Bunlar ölçülebilir ve genelde kimsenin itiraz etmeyeceği, katıldığı kongreler, yazdığı makaleler, öğrencilere yaptığı tez danışmanlığı, yürüttüğü tezler gibi konular olacak. Bunların hepsine bir puan vereceğiz ve puanları toplayıp bir katsayı ile çarpıp kaç lira çıkıyorsa bu parayı ertesi yıl taksitlendirerek her ay öğretim üyesine vermeyi düşünüyoruz.
-Bu parayı kim verecek?
Devlet. Biz her yıl hazırlanan üniversite bütçesine bunu koyacağız.
-Son olarak, nasıl bir üniversite hayal ediyorsunuz?
Zaman zaman yurt dışındaki üniversitelere gidiyorum, çok etkileniyorum. Türkiye'de de üretimi dünya çapında olan, kendi ayakları üzerinde durabilen, hiçbir zaman devletten gelecek paraya bakmayan, tamamıyla kendi işine kendi karar veren, özerk bir üniversite hayal ediyorum. Bunu da yapacağız inşallah.
-O zaman YÖK'ün yetkilerini azaltmayı mı düşünüyorsunuz?
Evet, bürokrasiyi azaltacağız. YÖK'te o kadar inanılmaz şeyler var ki mesela bir rektör tatile gidiyor veya yurtdışına çıkacak, benden izin istiyor. Bu nedir yani! Benden izin almasına gerek yok ki. Tabii insanların bilmediği bir şey var. Bütün bunlar kanundan kaynaklanıyor. Ben üniversitelerin YÖK'le hiçbir bağlantısının olmasını istemiyorum. YÖK de kaldırılsın. Mesela, Amerika'da YÖK mü var? Yok; ama burada üniversiteler almış başını gidiyor.
Ezber bozan YÖK Başkanı
Hani 'feleğin çemberinden geçmiş' diye bir deyim vardır ya; hayatta acı tatlı günler görmüş ve deneyim kazanarak olgunlaşmış insanlar için kullanılır. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan tam anlamıyla öyle biri. Daha bir buçuk yıl önceye kadar yakın çevresi dışında çok az kişi biliyordu onu. Türkiye kamuoyu, YÖK başkanı olduktan sonra Yusuf Ziya Özcan ismini daha çok duymaya başladı.
Aralık 2007'de başörtü tartışmaları, YÖK üyelerinin istifası, Üniversitelerarası Kurul'da kendisine rektörlerin isyan etmesi gibi konuların ağırlığı ile göreve başlayan Yusuf Ziya Özcan, bugüne kadar bu konuma gelenlerin sergilediği profilin dışına çıkan çok renkli ve farklı bir YÖK başkanı.
Aslen Tokatlı olan Özcan, astsubay bir baba ve ilkokul mezunu bir annenin çocuğu olarak Ankara'da doğup büyümüş. Küçük yaşta anne-baba ayrılığını tatmış. Fakirlik nedir, iliklerine kadar hissetmiş. Uzaktan sert mizaçlıymış gibi geliyor; ancak yakından tanıdıkça onun babacanlığını hissediyor insan. Bunun nedenini zaten kendisi izah ediyor: "Hayatımda hiç ağlamadım. Çocuklukta çok büyük sıkıntı çektim. Annem babam sürekli kavgalıydı. Bu yüzden biz çok sert yetiştik."
Yusuf Ziya Özcan, iki evlilik yapmış. 11 yıl evli kaldığı ilk eşinden Kaan ve Baran isminde iki çocuğu var. Kaan, Bilkent Üniversitesi İşletme Bilgi Yönetimi 3. sınıf, Baran ise ODTÜ Geliştirme Vakfı Lisesi son sınıf öğrencisi. İkinci evliliğini Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Kıvılcım Hanım'la yapan Özcan'ın bu evlilikten de 6 yaşında Sinan adında bir oğlu var. "Allah'ın bana verdiği en güzel hediye bu çocuklar. Çocuklarımın her biri için dünyayı yakabilirim." diyor YÖK Başkanı. Kıvılcım Hanım, Özcan'ın boşandıktan sonra üç senelik bekâr hayatında evlenmek için görüştüğü 41. kadın.
Özcan, fakirlik sebebiyle, okurken sürekli çalışmak zorunda kalmış. Lise döneminde babasından para istemeye utandığı için ayakkabı boyacılığı, üniversite yıllarında ise dolmuş şoförlüğü yapmış. Burs kazanıp Amerika'ya okumaya gittiğinde bile sürekli çalışmak zorunda kalmış. "Lise son sınıftayım. Sinemaya gideceksin, para yok, babamızda da yok. Para istemeye utanıyorum. Herkes boyacılıktan bahsediyor, ben de yapayım dedim. Bir sandık ayarladım. Bodruma sakladım. Kimse görmesin diye sabah beş buçukta kalkıyor, Ankara Aydınlıkevler'den Kuğulu Park'ın olduğu Kavaklıdere'ye gidiyordum. Muhitteki çocuklar tanımasın diye oraya gidiyordum. Günde iki lira kazanıyordum; ama iyi paraydı. Ancak bir süre sonra esnaflar beni gizli polis zannetti, rahatsız oldu. Ben de bıraktım." diye yâd ediyor YÖK Başkanı o günleri.
Söz dolmuş şoförlüğünden açılınca yine heyecanlanıyor. Çünkü Özcan, üniversitede okurken geceleri yaptığı minibüs şoförlüğü sırasında öğrendiği İngilizce ile ABD Chicago Üniversitesi'nde okumak için burs kazanmış. Günlük kazandığı ve 'iyi paraydı' dediği yedi lira da cabası... Bu parayla o tarihte yirmi kişilik bir arkadaş grubunu Ankara'nın en lüks pastanesinde ağırlayabiliyormuş. Özcan, şoförlük sırasında gece ikiden sonra eve geldiğini ve sabaha kadar İngilizce kitaplar tercüme ettiğini anlatıyor.
Fırtınalı bir gençlik yaşamış, Yusuf Ziya Özcan. "Sıkı bir gençliğim vardı." diyor. Yolu hep karakollara çıkmış, kavgalardan dolayı. O dönemde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Yanımdaki kıza birisi baktı, diyelim. 'Vay niye baktın!' der, kavga ederdim. Çok kavga ettim. Dayak atmışlığım da çok, dayak yemişliğim de... Kavga yüzünden çok kez karakollara düştüm. Çoğunlukla kavgalarımız Kızılay'da olurdu. En yakın karakol Farabi'de. Polisler bize o kadar alışmıştı ki her zaman 'hoş geldiniz' derlerdi. Bir arkadaşın yakını milletvekiliydi. Yani torpilliydik. İlk gittiğimizde karakoldan bizi kurtardı. Polislere 'bu çocuklar elmas gibi' demiş. Her gittiğimizde polisler bize 'bizim elmaslar gelmiş' der, çay ısmarlarlardı."
Babasının görevi gereği değişik şehirlerde okuyan Özcan, ilkokuldan üniversiteye kadar hep başarılı bir öğrenciymiş. Bilecik'te liseye başladığında lisanslı futbolcu olmuş. Okul takımlarının yanı sıra Osmancık'ın takımında lisanslı futbolcu olarak oynamış. Libero mevkiinde oynadığını ve güzel de oyun çıkardığını anlatan Özcan, "Gençlerbirliği'nin hocası lisede beni izlemiş, Ankara'ya döndüğümüzde transfer teklifinde bulundu. Ancak babam futbolcu olup ne yapacaksın diye azarladı ve izin vermedi." diye konuşuyor.
Özcan, hayatının dönüm noktasını üniversite ikinci sınıfta Nail Şahin isimli hocanın dersinde yaşamış. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde okurken psikoloji dersinde olur olmaz şakalar yaparak dersi kaynatan Özcan'ı hocası ders bitiminde odasına çağırmış ve "Oğlum sende çok iyi bir zekâ var. Bu zekânı böyle boş işlerde harcama, güzel şeylerde kullan." diyerek nasihat etmiş. "Mesela, yabancı dil öğren." demiş. İki-üç gün düşündükten sonra hocayla bir daha görüşen Özcan, aldığı tavsiyeleri uygulamaya başlamış ve Fullbright bursu kazanarak Amerika'ya gitmiş.
300 dolarlık bursu yetmeyen Özcan, ABD'de de çalışmak zorunda kalmış. Önceleri bir kafeteryada kahve hazırlama işi yapan Özcan, okuduğu üniversitede bir hocanın SPSS adını verdiği istatistik programı geliştirdiğini duymuş. Hemen hocanın dersine kayıt yaptıran Özcan, derse ve programa duyduğu ilgiden dolayı kısa sürede hocanın asistanı olmuş. Hocasının 'bu programın hatasını bulana bulduğu her hata için 100 dolar para vereceğim' sözü karşısında sabahlara kadar programı kullanarak veri analizleri yapan Özcan, kısa sürede SPSS uzmanı olmuş. Bundan sonra da öğrendiği bu program sayesinde üniversitedeki hocaların yaptığı araştırmaların verilerini analiz etmeye başlamış. Özcan, "Bu program sayesinde bursum 300 dolarken ben ayda 1000 dolar para kazanmaya başladım." diyor.
1981 yılında Türkiye'ye döndükten sonra doktorasını bitiren Özcan, üniversiteden ayrılmış. "Ben girişimci biriydim aslında, tam ticaret yapacak adamdım." diyen Özcan, o yıllarda ambalaj sanayi ile ilgili bir şirkette genel müdürlüğe başlamış. Patronunu bilgisayar işine girmeye ikna edemediği için bir süre sonra buradan ayrılıp 1985 yılında kendi bilgisayar şirketini kurmuş. Bir yıl içinde 25 milyon lira kâr edecek kadar para da kazanan Özcan, hocaları ve arkadaşlarının etkisi ile yeniden üniversiteye dönmüş.
Özcan, "Benim epey yayınım var; ama niçin daha çok değil diyebilirler. 150 makalem var, daha da olabilirdi ancak hep para kazanmak zorunda olduğum için üniversitede çoğunlukla projelere gittim. Sayısını hatırlamıyorum ama 250'den fazla projede görev aldım." diye konuşuyor. Özcan, YÖK başkanı oluncaya kadar ne Başbakan Tayyip Erdoğan ne de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile tanışıklığının olduğunu söylüyor. Kendisini YÖK'e kimin tavsiye ettiğini ise hâlâ bilmiyor. Malezya İslam Üniversitesi'nde misafir öğretim üyeliği yaparken tanıştığı yakın arkadaşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun tavsiye etmiş olabileceğinden şüphe ediyor.
YÖK'te göreve başladığında muhalif üyelerin tavrı ve ortama yabancılığından 2,5 ay odasından çıkmayan Özcan, "Sistemi ve işleyişi tanımak için bütün imza yetkilerini üzerime aldım ve 2,5 ay sadece imza attım, evrak okudum." diyor. Özcan şimdi "Türkiye'de YÖK'e gerek yok. Tek hayalim ABD'deki gibi kendi kendine üretim yapabilen, bütçelerini oluşturabilen özgür ve özerk üniversiteleri görebilmek." diye konuşuyor.
13 Temmuz 2009 Pazartesi
ABD-Çin ortaklığının ürünü
Mustafa Özcan - Vakit
2009-07-13
ABD-Çin ortaklığının ürünü
ABD’nin Uygur Türklerini desteklediğine inanmak mümkün müdür? Önce ilişkilerin tabiatına ve kimyasına bakmak lazım. ABD daha ziyade veren el, Çin ise alan el durumundadır. Bu, Çin itaatını sürdürdüğü müddetçe geçerlidir. İtaat altından çıktığında ise maşalarla Çin’i cezalandırmak isteyecektir. Bu kesinlikle Çin’in masum olduğunu göstermez. ABD, Çin’le hem rakip hem de ortaktır. Dolayısıyla onunla ilişkilerini dengelemek açısından maşaya ihtiyacı vardır. Bundan dolayı Doğu Türkeli halkını veya Uygurları desteklemesi stratejik değil, taktikseldir. Yani Doğu Türkeli halkı veya Uygurlar bu ikili ilişkinin muhtemel kurbanı durumundadırlar. Çin itaat altından çıktığında Amerikalılar Doğu Türkistanlıları kışkırtmak isteyecektir. Veya en azından onların meselesini elinde koz olarak tutacaktır. ABD’nin dikkati dağıldığında ise Çin bu yüzden de Doğu Türkistanlıları cezalandıracaktır. Esasen Doğu Türkeli davasına en büyük zararı Çin’den ziyade ABD vermiştir. Bush döneminde ve özellikle menhus küresel 11 Eylül rejimi döneminde Çin ABD’nin stratejisinin izdüşümünden oldukça yararlanmış ve ABD ile kavram birliği üzerinden Doğu Türkistan asimilasyonunu hızlandırmıştır. Dolayısıyla Doğu Türkistan liderliği ve bağımsızlık hareketi ABD’nin desteğini alsa bile ondan bağımsız olmalıdır. ABD’nin destekleyip desteklememesi kendi bileceği iştir. Lakin davanın pazarlıklara konu olarak saf dışı edilmemesi ve manipülasyona uğramaması için herkesten bağımsız olması elzemdir. Elbette burada dış destek önemlidir. Lakin dava kuyruğunu dış desteğe kaptırmamalıdır. Türkiye’de yerli 28 Şubat ve dünyada da 11 Eylül çok büyük tahribatlar yaptı. Özünde iç ve dış süreçler birbirini besleyen, tamamlayan halkalardır. Kurmayları aynı zihniyetin çocuklarıdır. Daha yalın ifade etmek gerekirse; Türkiye’de 28 Şubat’ı gerçekleştirenlerin ruhu ile 11 Eylül rejimini ikame edenlerin ruhu aynıdır.
¥
Guantanamo’da Uygurların olması ile Doğu Türkistan’ın kocaman bir Guantanamo haline gelmesi ve dönüştürülmesi aynı dönemdedir ve birbiriyle bağlantılıdır. Azılı saldırgan ve kudurmuş Bush’un ‘İslami terör’ siyasetinden azami derecede faydalanan İslam’ın iki ezeli düşmanı Rusya ve Çin olmuştur. Rusya, Çeçen direnişini bu sayede tasfiye etmiştir. Ruslar Vehhabilik iddiasını kullanmış, Çinliler de aynı şekilde Uygur Türklerini Kaide ile bağlantılı göstermişlerdir. Çin, Doğu Türkistan’ı ardına kadar asimile etmek için üç kavram kullanmıştır. Ayrılıkçılık, aşırılık ve İslami terör. Bunun sonucunda Doğu Türkistan halkı hem manen hem de maddeden sindirilmiş, çökertilmiş ve ezilmiştir. Uygur kızları fuhşun sermayesi haline getirilmiş ve buna mukabil bu duruma isyan eden gençleri ve erkekleri hapse atılmış ve kalanları da ırgatlaştırılmıştır. Özellikle, 11 Eylül rejiminin egemen olduğu yıllarda kırsal bölgeleri kalkındırma adı altında Çinlileştirmeye hız verildi. Çin, komünist sistemini maşeri vicdanda meşrulaştırırken işgal edilmiş bir ülkenin halkı olan Uygurlar ise ayrılıkçı damgası yemiştir. Şu dünyanın çarpıklığına bakın! Burada asıl üzücü olan yön Arapların ifadesiyle yakınların zulmüdür (Zulmü zevi’l kurba eşeddü madadaten). Arapların deyimiyle yakınların zulmü daha inciticidir. Bundan dolayı darağacına giden Hallac’ın, dostu Şibli’nin attığı güllerden daha fazla rencide olduğu söylenir. Bu bağlamda, Türk-Çin İş Konseyi Başkanı Yavuz Onay gerek NTV ve gerekse başka kanallarda yaptığı konuşmalarla Uygurlardan önce bizleri rencide etmiştir. Hatta ifadeleri hakaret nevindendir. Oğuz Haksever’le NTV’de yaptığı bir konuşmasında Çin’i yere göğe koyamamış ve bilemediğimiz çeşitli saik ve dürtülerle olmalı onları göğe çıkarmıştır. Türkiye’yi ve Türkleri Kızılderili ve zenci imajından kurtarmaya çalıştıkları bir sırada bu tepkilerin gelmesiyle birlikte işlerinin zorlaştığını söylemiştir. Adeta Abdullah Cevdet’in İtalyanlara öykünmesi gibi o da Çinlilere öykünmüştür.
¥
Gerçekten de Türk-Çin İş Konseyi’ndeki Türk ibaresi derhal atılmalı ve Çin İş Konseyi olarak devam etmelidir. Zira burada tek taraflı bir muhabbet var. Konsey Başkanı Yavuz Onay’ın söylediklerini bölgenin valiliğini yapmış olan meşhur Timur Davamat veya Nur Bekri bile yapamazdı. En azından aleni düzeyde. Özbekistan’da Babahanofların veya Doğu Türkistan’da Timur Davamat’ların bile imtina edecekleri sözleri hem hür bir ülkeden hem de o bölgeyle akrabalığı olan bir ülkeden mühim mevkiden birisinin söylemesi inanılmaz. Adeta bu zevat nezdinde Batı hayranlığı, yerini, Çin hayranlığına ve köklerini inkara bırakmış durumdadır. Maalesef Uygur Türkleri çok açık bir biçimde görüldüğü gibi hem mağdur hem de cezalandırılan taraftır. Bir de bizim onları burada cezalandırmamız dayanılabilir gibi değil. Çin bu bölgede Amerikan ortaklığında terör siyaseti üzerinden siyasetin terörünü uygulamaktadır. Çinli iskanı ve terör politikalarıyla birlikte hayat alanı daralan Türkistanlılar çareyi göçte buluyorlar. Bizde ise ticaretin büyüsüne kapılan ve Çin’den birkaç kuruş nemalanan insanlar Çin işbirlikçiliğiyle Uygurların hayatını daha da çekilmez hale getiriyorlar.
2009-07-13
ABD-Çin ortaklığının ürünü
ABD’nin Uygur Türklerini desteklediğine inanmak mümkün müdür? Önce ilişkilerin tabiatına ve kimyasına bakmak lazım. ABD daha ziyade veren el, Çin ise alan el durumundadır. Bu, Çin itaatını sürdürdüğü müddetçe geçerlidir. İtaat altından çıktığında ise maşalarla Çin’i cezalandırmak isteyecektir. Bu kesinlikle Çin’in masum olduğunu göstermez. ABD, Çin’le hem rakip hem de ortaktır. Dolayısıyla onunla ilişkilerini dengelemek açısından maşaya ihtiyacı vardır. Bundan dolayı Doğu Türkeli halkını veya Uygurları desteklemesi stratejik değil, taktikseldir. Yani Doğu Türkeli halkı veya Uygurlar bu ikili ilişkinin muhtemel kurbanı durumundadırlar. Çin itaat altından çıktığında Amerikalılar Doğu Türkistanlıları kışkırtmak isteyecektir. Veya en azından onların meselesini elinde koz olarak tutacaktır. ABD’nin dikkati dağıldığında ise Çin bu yüzden de Doğu Türkistanlıları cezalandıracaktır. Esasen Doğu Türkeli davasına en büyük zararı Çin’den ziyade ABD vermiştir. Bush döneminde ve özellikle menhus küresel 11 Eylül rejimi döneminde Çin ABD’nin stratejisinin izdüşümünden oldukça yararlanmış ve ABD ile kavram birliği üzerinden Doğu Türkistan asimilasyonunu hızlandırmıştır. Dolayısıyla Doğu Türkistan liderliği ve bağımsızlık hareketi ABD’nin desteğini alsa bile ondan bağımsız olmalıdır. ABD’nin destekleyip desteklememesi kendi bileceği iştir. Lakin davanın pazarlıklara konu olarak saf dışı edilmemesi ve manipülasyona uğramaması için herkesten bağımsız olması elzemdir. Elbette burada dış destek önemlidir. Lakin dava kuyruğunu dış desteğe kaptırmamalıdır. Türkiye’de yerli 28 Şubat ve dünyada da 11 Eylül çok büyük tahribatlar yaptı. Özünde iç ve dış süreçler birbirini besleyen, tamamlayan halkalardır. Kurmayları aynı zihniyetin çocuklarıdır. Daha yalın ifade etmek gerekirse; Türkiye’de 28 Şubat’ı gerçekleştirenlerin ruhu ile 11 Eylül rejimini ikame edenlerin ruhu aynıdır.
¥
Guantanamo’da Uygurların olması ile Doğu Türkistan’ın kocaman bir Guantanamo haline gelmesi ve dönüştürülmesi aynı dönemdedir ve birbiriyle bağlantılıdır. Azılı saldırgan ve kudurmuş Bush’un ‘İslami terör’ siyasetinden azami derecede faydalanan İslam’ın iki ezeli düşmanı Rusya ve Çin olmuştur. Rusya, Çeçen direnişini bu sayede tasfiye etmiştir. Ruslar Vehhabilik iddiasını kullanmış, Çinliler de aynı şekilde Uygur Türklerini Kaide ile bağlantılı göstermişlerdir. Çin, Doğu Türkistan’ı ardına kadar asimile etmek için üç kavram kullanmıştır. Ayrılıkçılık, aşırılık ve İslami terör. Bunun sonucunda Doğu Türkistan halkı hem manen hem de maddeden sindirilmiş, çökertilmiş ve ezilmiştir. Uygur kızları fuhşun sermayesi haline getirilmiş ve buna mukabil bu duruma isyan eden gençleri ve erkekleri hapse atılmış ve kalanları da ırgatlaştırılmıştır. Özellikle, 11 Eylül rejiminin egemen olduğu yıllarda kırsal bölgeleri kalkındırma adı altında Çinlileştirmeye hız verildi. Çin, komünist sistemini maşeri vicdanda meşrulaştırırken işgal edilmiş bir ülkenin halkı olan Uygurlar ise ayrılıkçı damgası yemiştir. Şu dünyanın çarpıklığına bakın! Burada asıl üzücü olan yön Arapların ifadesiyle yakınların zulmüdür (Zulmü zevi’l kurba eşeddü madadaten). Arapların deyimiyle yakınların zulmü daha inciticidir. Bundan dolayı darağacına giden Hallac’ın, dostu Şibli’nin attığı güllerden daha fazla rencide olduğu söylenir. Bu bağlamda, Türk-Çin İş Konseyi Başkanı Yavuz Onay gerek NTV ve gerekse başka kanallarda yaptığı konuşmalarla Uygurlardan önce bizleri rencide etmiştir. Hatta ifadeleri hakaret nevindendir. Oğuz Haksever’le NTV’de yaptığı bir konuşmasında Çin’i yere göğe koyamamış ve bilemediğimiz çeşitli saik ve dürtülerle olmalı onları göğe çıkarmıştır. Türkiye’yi ve Türkleri Kızılderili ve zenci imajından kurtarmaya çalıştıkları bir sırada bu tepkilerin gelmesiyle birlikte işlerinin zorlaştığını söylemiştir. Adeta Abdullah Cevdet’in İtalyanlara öykünmesi gibi o da Çinlilere öykünmüştür.
¥
Gerçekten de Türk-Çin İş Konseyi’ndeki Türk ibaresi derhal atılmalı ve Çin İş Konseyi olarak devam etmelidir. Zira burada tek taraflı bir muhabbet var. Konsey Başkanı Yavuz Onay’ın söylediklerini bölgenin valiliğini yapmış olan meşhur Timur Davamat veya Nur Bekri bile yapamazdı. En azından aleni düzeyde. Özbekistan’da Babahanofların veya Doğu Türkistan’da Timur Davamat’ların bile imtina edecekleri sözleri hem hür bir ülkeden hem de o bölgeyle akrabalığı olan bir ülkeden mühim mevkiden birisinin söylemesi inanılmaz. Adeta bu zevat nezdinde Batı hayranlığı, yerini, Çin hayranlığına ve köklerini inkara bırakmış durumdadır. Maalesef Uygur Türkleri çok açık bir biçimde görüldüğü gibi hem mağdur hem de cezalandırılan taraftır. Bir de bizim onları burada cezalandırmamız dayanılabilir gibi değil. Çin bu bölgede Amerikan ortaklığında terör siyaseti üzerinden siyasetin terörünü uygulamaktadır. Çinli iskanı ve terör politikalarıyla birlikte hayat alanı daralan Türkistanlılar çareyi göçte buluyorlar. Bizde ise ticaretin büyüsüne kapılan ve Çin’den birkaç kuruş nemalanan insanlar Çin işbirlikçiliğiyle Uygurların hayatını daha da çekilmez hale getiriyorlar.
Kumda oynayan denizciler...
D.Mehmet Doğan - Vakit
2009-07-13
Kumda oynayan denizciler...
“Amiral”, deniz kuvvetlerinde paşa=general karşılığı olarak kullanılan bir rütbe. Dilimize fransızcadan geçmiş. Peki, fransızcaya nereden geçmiş? “Arapçadan” desem, mevcut amirallerimiz burun kıvıracaklar. Fakat öyle!
Kelime aslında çok tanıdık. Amir/âmir, dilimizde hâlâ kullanılan bir kelime. “Emîr” aynı kökten “baş, reis, bey, idareci” demek. “Hanedana, büyük bir soya mensup kimse, prens”, “ Peygamberimizin soyundan gelen kimse”, “ kumandan” ve “ kafile başkanı” gibi anlamlarda kullanılıyor. Doğu türkçesinde “mîr” şeklini almıştır. Emr/emir, malûm olduğu üzere, “buyruk, ferman” anlamındadır.
Emirülbahr (deniz beyi) veya emirülmâ (su beyi) olmuş “amiral”. 1930’larda rütbeleri özleştirirken, “general”de olduğu gibi, batı dillerinden apararak türkçeleştirivermişiz! Anlayacağınız, tipik öztürkçe canbazlığı! Elbette maksadımız dil dersi vermek veya iştikakçilik yapmak değil. Şu günlerde, denizciler gündemimizden düşmüyor. “İrtica eylem planı”nın altında bir deniz kurmay albayının imzası çıkıyor. O bir “kâğıt parçası” bile olsa, çok sayıda deniz subayı, ETÖ davası ile ilgili olarak Adliye’ye gidip geliyor. Tutukulananlar da var. Denizcilerimizin boş durmadıklarına dair kuvvetli belirtiler mevcut, anlayacağınız...
Karacılardan pek söz edilmezken, “deniz üstünde bu darbe sesleri nerden geliyor?” Bunlardan birisinin sadece senaryo olarak kalması bile insanın kanını dondurmaya yetiyor. Bir emekli binbaşıda yakalanan CD’deki şifreli bir belgede Koç Müzesi’nde öğrencilerin ziyareti sırasında yapılacak eylemin planları olduğu sanılan billgilere ulaşılmış. Bunun üzerine Rahmi Koç Müzesi’nde demirli Uluç Ali Reis Denizaltısı’nda Ergenekon savcısı ve Terörle Mücadele polislerince keşif yapılmış. Uluç Ali Reis Denizaltısı’nın santral dairesinde 14 Kasım 2008 günü tesadüfen bulunan patlayıcılarla ilgili ihbarda iddia edilen fiille ilgili ayrıntılı bilgiler ETÖ tutuklusu emekli deniz binbaşının evinde çıkmış...
“Koç Müzesi’ne konulmak üzere gönderilen malzeme operatöre ulaştırıldı. Müzenin ziyaretçilerini artıralım. Okullarda tanıtım reklam ve organizasyon faaliyetleri yapılarak ziyaretçi yoğunluğunun en fazla olduğu zamanı belirleyelim. Öğrenciler projelerin en önemli parçası, operasyon tarihini teyit edelim”...
Bunu nasıl tefsir edeceğiz? Çocuklarımız müzeyi gezerken, havai fişek göterisi yapılacağı şeklinde değil elbette. Kalabalık öğrenci grubunun müzeyi ziyaretleri sırasında, patlayıcılar patlatılacak ve ortalık kan gölüne dönecek. Bu patlama, hükümetin zaafı olarak ilan edilecek. Faillerin yakalanamaması gerginlik meydana getirecek...
İyi ki bu plan, Denizaltı’da rehber olarak çalışan emekli astsubayın TNT kalıbı, fitil ve fünyeleri tesadüfen bulmasıyla akim kalmış... Askerî savcılık, denizaltıda bulunan TNT kalıpları için soruşturmaya gerek görmemiş ve mühimmat için “Denizaltıda eskiden beri unutulmuş” kararına varmış...
TNT kalıpları bulunduktan sonra müze yetkilileri Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’na bildirmiş, aynı gün içinde bir SAS (Sualtı Savunma) timi tarafından teslim alınan TNT kalıpları üç gün sonra Beykoz’da imha edilmiş. Patlayıcıları teslim alan ve imha kararı veren isim ise halen Kuzey Saha Komutanı olan koramiralmiş. Bu koramiralin adı Ergenekon soruşturmasında daha önce de gündeme gelmiş. Mezkur rütbelinin Ergenekon’un TSK içindeki yapılanmasını sağlayan “Karargâhevleri” örgütlenmesinde önemli rol üstlendiği iddia ediliyormuş... Bu komutanın sahasında bulunan Beykoz Poyrazköy’de toprağa gömülü halde büyük bir cephanelik ele geçirilmiş...
Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke. Fakat, donanmamızın harekat sahası kısıtlı. Çünkü, Türkiye’nin Akdeniz’e çıkışı şimdi “Ege” denilen Adalar denizi adalarının neredeyse tamamının Yunanistan’a verilmesi dolayısıyla ciddi zorluk taşıyor. Donanma Marmara Denizi’nde üslenmiş. Arada bir, Ege’de, Akdeniz’de tatbikat yapılmıyor değil. Fakat bir türlü Akdeniz’e açılan veya Akdeniz’de bulunan bir üs aktif hale getirilemiyor. Osmanlı donanmasının Akdenize çıkış üssü Çeşme idi. O zaman Sakız Adası, Osmanlı’nındı şimdi ise, Yunanistan’ın. Komutanlarımız, subaylarımız İstanbul ve Marmara civarında olan yerleri pek terketmeye meyyal görünmüyorlar. O zaman, kumda oynayan bahriyeliler, dünya denizlerinde güç gösteremeyince, başka şekilde kendilerini ıspat adiyorlar. 28 Şubat’ın deniz kuvvetleri kumandanı hâlâ hatırlardadır. Başbakan Erbakan’ın resm-i kabulüne dışarıdan alkollü içki getirterek fevkalede müthiş bir laiklik mesajı vermişti!
Amirallikle bu içkili laiklik mesajı bağdaştırmakta güçlük çekiliyor olabilir. Aslında yok öyle bir güçlük. Çünkü “amiral” aynı zamanda bir içki adı. İnanmayanlar, sözlüklere, ansiklopedilere müracaat edebilir!
2009-07-13
Kumda oynayan denizciler...
“Amiral”, deniz kuvvetlerinde paşa=general karşılığı olarak kullanılan bir rütbe. Dilimize fransızcadan geçmiş. Peki, fransızcaya nereden geçmiş? “Arapçadan” desem, mevcut amirallerimiz burun kıvıracaklar. Fakat öyle!
Kelime aslında çok tanıdık. Amir/âmir, dilimizde hâlâ kullanılan bir kelime. “Emîr” aynı kökten “baş, reis, bey, idareci” demek. “Hanedana, büyük bir soya mensup kimse, prens”, “ Peygamberimizin soyundan gelen kimse”, “ kumandan” ve “ kafile başkanı” gibi anlamlarda kullanılıyor. Doğu türkçesinde “mîr” şeklini almıştır. Emr/emir, malûm olduğu üzere, “buyruk, ferman” anlamındadır.
Emirülbahr (deniz beyi) veya emirülmâ (su beyi) olmuş “amiral”. 1930’larda rütbeleri özleştirirken, “general”de olduğu gibi, batı dillerinden apararak türkçeleştirivermişiz! Anlayacağınız, tipik öztürkçe canbazlığı! Elbette maksadımız dil dersi vermek veya iştikakçilik yapmak değil. Şu günlerde, denizciler gündemimizden düşmüyor. “İrtica eylem planı”nın altında bir deniz kurmay albayının imzası çıkıyor. O bir “kâğıt parçası” bile olsa, çok sayıda deniz subayı, ETÖ davası ile ilgili olarak Adliye’ye gidip geliyor. Tutukulananlar da var. Denizcilerimizin boş durmadıklarına dair kuvvetli belirtiler mevcut, anlayacağınız...
Karacılardan pek söz edilmezken, “deniz üstünde bu darbe sesleri nerden geliyor?” Bunlardan birisinin sadece senaryo olarak kalması bile insanın kanını dondurmaya yetiyor. Bir emekli binbaşıda yakalanan CD’deki şifreli bir belgede Koç Müzesi’nde öğrencilerin ziyareti sırasında yapılacak eylemin planları olduğu sanılan billgilere ulaşılmış. Bunun üzerine Rahmi Koç Müzesi’nde demirli Uluç Ali Reis Denizaltısı’nda Ergenekon savcısı ve Terörle Mücadele polislerince keşif yapılmış. Uluç Ali Reis Denizaltısı’nın santral dairesinde 14 Kasım 2008 günü tesadüfen bulunan patlayıcılarla ilgili ihbarda iddia edilen fiille ilgili ayrıntılı bilgiler ETÖ tutuklusu emekli deniz binbaşının evinde çıkmış...
“Koç Müzesi’ne konulmak üzere gönderilen malzeme operatöre ulaştırıldı. Müzenin ziyaretçilerini artıralım. Okullarda tanıtım reklam ve organizasyon faaliyetleri yapılarak ziyaretçi yoğunluğunun en fazla olduğu zamanı belirleyelim. Öğrenciler projelerin en önemli parçası, operasyon tarihini teyit edelim”...
Bunu nasıl tefsir edeceğiz? Çocuklarımız müzeyi gezerken, havai fişek göterisi yapılacağı şeklinde değil elbette. Kalabalık öğrenci grubunun müzeyi ziyaretleri sırasında, patlayıcılar patlatılacak ve ortalık kan gölüne dönecek. Bu patlama, hükümetin zaafı olarak ilan edilecek. Faillerin yakalanamaması gerginlik meydana getirecek...
İyi ki bu plan, Denizaltı’da rehber olarak çalışan emekli astsubayın TNT kalıbı, fitil ve fünyeleri tesadüfen bulmasıyla akim kalmış... Askerî savcılık, denizaltıda bulunan TNT kalıpları için soruşturmaya gerek görmemiş ve mühimmat için “Denizaltıda eskiden beri unutulmuş” kararına varmış...
TNT kalıpları bulunduktan sonra müze yetkilileri Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’na bildirmiş, aynı gün içinde bir SAS (Sualtı Savunma) timi tarafından teslim alınan TNT kalıpları üç gün sonra Beykoz’da imha edilmiş. Patlayıcıları teslim alan ve imha kararı veren isim ise halen Kuzey Saha Komutanı olan koramiralmiş. Bu koramiralin adı Ergenekon soruşturmasında daha önce de gündeme gelmiş. Mezkur rütbelinin Ergenekon’un TSK içindeki yapılanmasını sağlayan “Karargâhevleri” örgütlenmesinde önemli rol üstlendiği iddia ediliyormuş... Bu komutanın sahasında bulunan Beykoz Poyrazköy’de toprağa gömülü halde büyük bir cephanelik ele geçirilmiş...
Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke. Fakat, donanmamızın harekat sahası kısıtlı. Çünkü, Türkiye’nin Akdeniz’e çıkışı şimdi “Ege” denilen Adalar denizi adalarının neredeyse tamamının Yunanistan’a verilmesi dolayısıyla ciddi zorluk taşıyor. Donanma Marmara Denizi’nde üslenmiş. Arada bir, Ege’de, Akdeniz’de tatbikat yapılmıyor değil. Fakat bir türlü Akdeniz’e açılan veya Akdeniz’de bulunan bir üs aktif hale getirilemiyor. Osmanlı donanmasının Akdenize çıkış üssü Çeşme idi. O zaman Sakız Adası, Osmanlı’nındı şimdi ise, Yunanistan’ın. Komutanlarımız, subaylarımız İstanbul ve Marmara civarında olan yerleri pek terketmeye meyyal görünmüyorlar. O zaman, kumda oynayan bahriyeliler, dünya denizlerinde güç gösteremeyince, başka şekilde kendilerini ıspat adiyorlar. 28 Şubat’ın deniz kuvvetleri kumandanı hâlâ hatırlardadır. Başbakan Erbakan’ın resm-i kabulüne dışarıdan alkollü içki getirterek fevkalede müthiş bir laiklik mesajı vermişti!
Amirallikle bu içkili laiklik mesajı bağdaştırmakta güçlük çekiliyor olabilir. Aslında yok öyle bir güçlük. Çünkü “amiral” aynı zamanda bir içki adı. İnanmayanlar, sözlüklere, ansiklopedilere müracaat edebilir!
Uygurların Anası!
Abdurrahman Dilipak - Vakit
a.dilipak@vakit.com.tr
2009-07-13
Uygurların Anası!
Dün SP’nin Çağlayan’da Doğu Türkistan’daki zulmü protesto eden bir mitingi vardı..
Ben bugün bu konuya farklı bir açıdan bakmaya çalışacağım..
Doğu Türkistan krizi bir anda bir ismi de parlattı: Rabia Kadir..
Kimine göre Amerikan ajanı. Kimine göre Mustafa Kemal hayranı.. Kimine göre, karaborsa yolu, rüşvet dağıtarak zengin olmuş bir kadın.. Kimine göre Doğu Türkistan halkının ümidi. Kimine göre.. Herkes bir şey söylüyor.. Ülkesinde tutuklanmış, daha sonra ABD yönetimin baskısı ile kurtulmuş ve ABD’ye göç etmiş. Çocuklarından bazıları hâlâ Çin’de..
İlk eşi bir bankacı, ikincisi bir şair..
Dindar biri değil..
Amerikan kongresinin kendisine sağladığı maddi destekle sürdürüyor mücadelesini..
62 yaşında ve 11 çocuğu var.
Amerika’nın en yüksek trajlı gazete ve dergileri bu olaylar patladığından beri hep ondan söz ediyor..
Daha önce Türkiye’ye gelmek istemiş ama, kendisine vize verilmemiş..
Başkanı olduğu bir kongre var. Dünya Uygur Kongresi/Kurultayı’nın merkezi Almanya’da. Başkan yardımcısı da Türkiye’de bulunuyor.. Bir de Uygur Amerikan Derneği. Merkezi Amerika’da. İkisi de Amerikan Kongresi’nden parasal yardım alıyor. Asıl gelir kaynakları da bu..
Görünen o ki, Doğu Türkistan Çin işgali altında kaldığı sürece Çin baskısı ile kendi inanç, tarih, kültür ve geleneğinden uzaklaştırılmaya, sekülerleştirilmeye çalışılacak. Ama eğer bir gün bağımsızlık gerçek olursa, o zaman Uygur faşist ve laikçileri ile mücadele etmek zorunda kalacak.. Bu Çin zulmüne razı olmak anlamına gelmiyor elbette..
Önemli olan zulme ve zalimlere karşı çıkmak.. Zalimin ırkı, dini, cinsiyeti fazla önemli değil.. Daha doğrusu “zalimler tek bir millettir”; nasıl “inananlar tek bir millet” ise.
Uygurların yakın tarihine bakın, hep ulusal önder diye öne çıkartılanlar Amerikan ve İngilizlerle yakın temas içindeki seküler tiplerdir..
Tunus’ta, Mısır’da, daha bir çok İslam ülkesinde laikçilerin Müslüman halkın inancı ve tarihi, geleneği konusundaki tavırlarını biliyoruz.. Bunların hiç de Çin zulmünden geri kalır yanları olmadığı çok açık..
Eski Sovyetler’deki Türki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarına kavuşmalarından sonra yönetime gelen kadroları hatırlayın..
Onun için Doğu Türkistan davasının bu tecrübeler ışığında sürdürülmesi gerekir..
Kader, bir röportajında kimi dindar çevrelerin de kendilerine destek verdiklerini söylüyor.. Bana bu çok da inandırıcı gelmedi.. Eğer bu, ABD’nin örgütleyip yönettiği bir lobi faaliyeti ise, bu işin senaryosunu yazanlar, bu hareketi destekleyecek, dini örgütleri, milliyetçi hareketleri, liberal-demokrat toplulukları da örgütlemişlerdir.. Ya da mevcut ılımlı islamcı ya da bu işlerde gönüllü olarak teşaronluk yapmaya hazır açıkgözleri bir araya getirmek çok da zor bir şey değil..
“Sincan Milyonariçesi”nden, “Uygurların Anası”nı üretmek birileri için zor bir iş değil..
Kader hanım öfkeli, heyecanlı, kararlı gözüküyor. Uygurların Anası rolünü benisemişe benziyor.. Bir lider beklemiş, çıkmayınca kendisi soyunmuş bu işe.. “Atauygur”yoksa, buyurun size “Anauygur”
Biraz egosantrik, kendine aşırı güveni var, röportajındaki izlenime göre müdaheleci. Biraz hiperaktif biri.. Türkistan’da iken “Rabia evi” kurup kadınları örgütlemeye çalışmış.. Risk alan, gözü kara biri.. Çocukları kendinden uzakta gözetim altında tutulan bir ananın yapmayacağı bir şey yoktur..
Eş zamanlı olarak Wall Street Journal ve Washington Post’ta birinci sayfada, New York Times dahil bütün saygın gazetelerde bir anda hayat hikayesinin yazılmaya başlanması, TV’lere konuk olması, arkasında güçlü ve etkin bir lobinin olduğunu gösteriyor..
Burada benim asıl korkum şu, kendi haklı mücadelemizi, örtülü bir ABD-Çin savaşına kurban etmek ihtimali.. Çin komünistleri eli ile Doğu Türkistan halkını, Doğu Türkistan halkının eli ile Çin’i hizaya getirme planı olabilir mi?
Sivas’ı ve Başbağlar’ı, Maraş’ı ve Çorum’u hatırlayın..
Birileri sakın her iki tarafı da kışkırtarak, her iki tarafa da kurşun sıkarak, çatışan tarafların kanları ve gözyaşları üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmek istiyor olmasın sakın.
Hep başkalarını eleştirmek ve akıl vermek değil. Bir de kendimize bakalım. Biz ne yapıyoruz. Hayat boşluk kabul etmiyor. Birileri o boşluğu dolduruyor.. Bu gelişmelerin olacağı belli idi. Peki bizim çözüm önerimiz ne?
Namuslu insanlar, namussuzlar kadar akıllı ve cesur değilse bu işin üstesinden gelmemiz zor..
Tek başına protesto ve boykot çare değil.. “La ilahe” dedik. Peki çözümümüz ne? Çözümün şartlarını nasıl oluşturacağız.. İstemek güzel, istediğimiz şeyi hayata geçirmek için hazırlıklarımız var mı? Stratejimiz, taktiklerimiz, eylem planımız, ihtimaller, maliyet ve riskler neler?
Unutmamak gerekir ki, Allah cahil ve zalim bir kavme hidayet nasib etmez.. Oysa Allah bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istiyor.. Ve biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmedikçe, Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.. Karanlık aydınlığın yokluğudur. Sanırım karanlığa küfretmeden önce kalkıp bir mum yakmak gerek.. Bir de, son zamanlardaki malum mediadaki haber ve görüntülerin kurgu olup olmadığından emin olmak gerek.. Sanki birileri yangına körükle gitmek istermiş gibi bir kanaat var içimde..
Aman dikkat. Fitne zamanıdır.. Unutmayalım ki, “Ağuyu altın tas içre sunarlar, bal da onun suç ortağı.”
Ayağımızı yere sağlam basalım. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana zalimlere kaşrı çıkalım ve bir kavme olan düşmanlığımız bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmesin.. Haksızlıklar karşısında susanlardan olmayalım.. Sonra ateş bize de dokunur..
Selam ve dua ile..
a.dilipak@vakit.com.tr
2009-07-13
Uygurların Anası!
Dün SP’nin Çağlayan’da Doğu Türkistan’daki zulmü protesto eden bir mitingi vardı..
Ben bugün bu konuya farklı bir açıdan bakmaya çalışacağım..
Doğu Türkistan krizi bir anda bir ismi de parlattı: Rabia Kadir..
Kimine göre Amerikan ajanı. Kimine göre Mustafa Kemal hayranı.. Kimine göre, karaborsa yolu, rüşvet dağıtarak zengin olmuş bir kadın.. Kimine göre Doğu Türkistan halkının ümidi. Kimine göre.. Herkes bir şey söylüyor.. Ülkesinde tutuklanmış, daha sonra ABD yönetimin baskısı ile kurtulmuş ve ABD’ye göç etmiş. Çocuklarından bazıları hâlâ Çin’de..
İlk eşi bir bankacı, ikincisi bir şair..
Dindar biri değil..
Amerikan kongresinin kendisine sağladığı maddi destekle sürdürüyor mücadelesini..
62 yaşında ve 11 çocuğu var.
Amerika’nın en yüksek trajlı gazete ve dergileri bu olaylar patladığından beri hep ondan söz ediyor..
Daha önce Türkiye’ye gelmek istemiş ama, kendisine vize verilmemiş..
Başkanı olduğu bir kongre var. Dünya Uygur Kongresi/Kurultayı’nın merkezi Almanya’da. Başkan yardımcısı da Türkiye’de bulunuyor.. Bir de Uygur Amerikan Derneği. Merkezi Amerika’da. İkisi de Amerikan Kongresi’nden parasal yardım alıyor. Asıl gelir kaynakları da bu..
Görünen o ki, Doğu Türkistan Çin işgali altında kaldığı sürece Çin baskısı ile kendi inanç, tarih, kültür ve geleneğinden uzaklaştırılmaya, sekülerleştirilmeye çalışılacak. Ama eğer bir gün bağımsızlık gerçek olursa, o zaman Uygur faşist ve laikçileri ile mücadele etmek zorunda kalacak.. Bu Çin zulmüne razı olmak anlamına gelmiyor elbette..
Önemli olan zulme ve zalimlere karşı çıkmak.. Zalimin ırkı, dini, cinsiyeti fazla önemli değil.. Daha doğrusu “zalimler tek bir millettir”; nasıl “inananlar tek bir millet” ise.
Uygurların yakın tarihine bakın, hep ulusal önder diye öne çıkartılanlar Amerikan ve İngilizlerle yakın temas içindeki seküler tiplerdir..
Tunus’ta, Mısır’da, daha bir çok İslam ülkesinde laikçilerin Müslüman halkın inancı ve tarihi, geleneği konusundaki tavırlarını biliyoruz.. Bunların hiç de Çin zulmünden geri kalır yanları olmadığı çok açık..
Eski Sovyetler’deki Türki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarına kavuşmalarından sonra yönetime gelen kadroları hatırlayın..
Onun için Doğu Türkistan davasının bu tecrübeler ışığında sürdürülmesi gerekir..
Kader, bir röportajında kimi dindar çevrelerin de kendilerine destek verdiklerini söylüyor.. Bana bu çok da inandırıcı gelmedi.. Eğer bu, ABD’nin örgütleyip yönettiği bir lobi faaliyeti ise, bu işin senaryosunu yazanlar, bu hareketi destekleyecek, dini örgütleri, milliyetçi hareketleri, liberal-demokrat toplulukları da örgütlemişlerdir.. Ya da mevcut ılımlı islamcı ya da bu işlerde gönüllü olarak teşaronluk yapmaya hazır açıkgözleri bir araya getirmek çok da zor bir şey değil..
“Sincan Milyonariçesi”nden, “Uygurların Anası”nı üretmek birileri için zor bir iş değil..
Kader hanım öfkeli, heyecanlı, kararlı gözüküyor. Uygurların Anası rolünü benisemişe benziyor.. Bir lider beklemiş, çıkmayınca kendisi soyunmuş bu işe.. “Atauygur”yoksa, buyurun size “Anauygur”
Biraz egosantrik, kendine aşırı güveni var, röportajındaki izlenime göre müdaheleci. Biraz hiperaktif biri.. Türkistan’da iken “Rabia evi” kurup kadınları örgütlemeye çalışmış.. Risk alan, gözü kara biri.. Çocukları kendinden uzakta gözetim altında tutulan bir ananın yapmayacağı bir şey yoktur..
Eş zamanlı olarak Wall Street Journal ve Washington Post’ta birinci sayfada, New York Times dahil bütün saygın gazetelerde bir anda hayat hikayesinin yazılmaya başlanması, TV’lere konuk olması, arkasında güçlü ve etkin bir lobinin olduğunu gösteriyor..
Burada benim asıl korkum şu, kendi haklı mücadelemizi, örtülü bir ABD-Çin savaşına kurban etmek ihtimali.. Çin komünistleri eli ile Doğu Türkistan halkını, Doğu Türkistan halkının eli ile Çin’i hizaya getirme planı olabilir mi?
Sivas’ı ve Başbağlar’ı, Maraş’ı ve Çorum’u hatırlayın..
Birileri sakın her iki tarafı da kışkırtarak, her iki tarafa da kurşun sıkarak, çatışan tarafların kanları ve gözyaşları üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmek istiyor olmasın sakın.
Hep başkalarını eleştirmek ve akıl vermek değil. Bir de kendimize bakalım. Biz ne yapıyoruz. Hayat boşluk kabul etmiyor. Birileri o boşluğu dolduruyor.. Bu gelişmelerin olacağı belli idi. Peki bizim çözüm önerimiz ne?
Namuslu insanlar, namussuzlar kadar akıllı ve cesur değilse bu işin üstesinden gelmemiz zor..
Tek başına protesto ve boykot çare değil.. “La ilahe” dedik. Peki çözümümüz ne? Çözümün şartlarını nasıl oluşturacağız.. İstemek güzel, istediğimiz şeyi hayata geçirmek için hazırlıklarımız var mı? Stratejimiz, taktiklerimiz, eylem planımız, ihtimaller, maliyet ve riskler neler?
Unutmamak gerekir ki, Allah cahil ve zalim bir kavme hidayet nasib etmez.. Oysa Allah bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istiyor.. Ve biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmedikçe, Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.. Karanlık aydınlığın yokluğudur. Sanırım karanlığa küfretmeden önce kalkıp bir mum yakmak gerek.. Bir de, son zamanlardaki malum mediadaki haber ve görüntülerin kurgu olup olmadığından emin olmak gerek.. Sanki birileri yangına körükle gitmek istermiş gibi bir kanaat var içimde..
Aman dikkat. Fitne zamanıdır.. Unutmayalım ki, “Ağuyu altın tas içre sunarlar, bal da onun suç ortağı.”
Ayağımızı yere sağlam basalım. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana zalimlere kaşrı çıkalım ve bir kavme olan düşmanlığımız bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmesin.. Haksızlıklar karşısında susanlardan olmayalım.. Sonra ateş bize de dokunur..
Selam ve dua ile..
Doğu Türkistan, aslında Türkiye’dir
Hasan Karakaya - Vakit
hasankarakaya@vakit.com.tr
2009-07-13
Doğu Türkistan, aslında Türkiye’dir!
Geçen hafta, bir “acı haber”le daha sarsıldı Türkiye... Doğu Türkistan’dan gelen “vahşet, katliam ve soykırım” haberleri, hepimizi derinden sarstı... Çünkü, Doğu Türkistan’ı yıllardır “işgal” altında tutan Kızıl Çin yönetimi; “öldürülen arkadaşları”nın katillerinin bulunmasını isteyip, “protesto gösterisi” yapan Uygur gençlerinin üzerine “kurşun” yağdırmaya başlamıştı... Birçok ölü ve bir o kadar da yaralı vardı... Kızıl Çin yönetimi ölenlerin sayısını “186” olarak açıklayıp, bunların çoğunun da “Çinli” olduğunu iddia etse de, bu “resmî yalan”dan başka bir şey değildi!.. Çin, “katliamın boyutu”nu küçük göstermek için böyle bir “yalan”a başvuruyordu.
Oysa, “ölü sayısı en az 700”dü ve hatta “1000’den aşağı değil”di!..
HABERİ İLK VEREN VAKİT OLDU
Hepinizin bildiği gibi;
Bu rakamı “ilk telâffuz” eden Vakit’ti... Diğer gazeteler, bir-iki gün öncesine kadar, “Çin’in resmî açıklamaları”nı esas alıp, hâlâ “186 ölü”den söz ederlerken, Vakit, hem de 7 Temmuz Salı günkü sürmanşetinde “Doğu Türkistan’da 1000’den fazla şehit” olduğunu duyurmuştu.
Sadece bu da değil;
“Uygur kızlarının fuhuşa sürüklenmek istenmesi” ve “İslâm dinine savaş açılması” üzerine isyan eden Uygur gençlerinin 26 Haziran’da katledilmesiyle başlayan olaylarda, “Çin ordusunun tam bir vahşet sergilediğini” ilk duyuran yine Vakit oldu!..
Bunu “övünmek” için değil, ama bir “gerçeğin altını çizmek” için söylüyoruz...
Türkiye’deki tüm gazeteler, olayların büyüklüğünü “Vakit’in haberinden sonra” kavradılar...
Vakit, ilk haberini 6 Temmuz Pazartesi günü iç sayfalardan, sonraki haberini ise 7 Temmuz günü sürmanşetten “Çin iyice kudurdu” başlığıyla verdi.
“Vakit’in haberinden sonra”dır ki, diğer gazeteler “katliamı görmek” zorunda kaldılar...
İfade etmek durumundayız ki;
Vakit’in bu duyarlılığında, “dış haberler” konusunda son darece “dikkatli” olan muhabirimiz Mustafa R. Özgür’ün çabalarının büyük rolü vardır...
Genç muhabirimiz Mustafa R. Özgür, olayları yakından takip etmiş ve “Çin vahşeti”nin bir “soykırım”a dönüşmek üzere olduğu konusunda bizim dikkatimizi çekmiş, Vakit Yayın Kurulu da bu hassasiyete kulak vermiştir...
Ondan sonrasını zaten biliyorsunuz... Gerek İstanbul Haber Merkezimiz’deki, gerek Ankara Büromuz’daki muhabirlerimiz; hem Doğu Türkistan’daki ve hem de Türkiye’deki gelişmeleri adım adım izlemişler ve sizlere duyurmaya gayret etmişlerdir...
Hafta boyu verilen “demeç”leri, gerçekleşen “protesto gösterileri”ni, yapılan “resmî açıklama”ları ve “miting”leri, günü gününe sizlere duyurmaya çalıştık...
DOĞU TÜRKİSTAN NİÇİN ÖNEMLİ?
Sadece “haber vermek”le de yetinmedik...
Haberlerle, yorumlarla ve köşe yazılarıyla “Doğu Türkistan Dâvâsı”nın tarihçesini, “olayların perde arkası”nı anlatıp, “soykırıma yardım ve yataklık” edenleri “deşifre” etmeye çalıştık.
Çünkü Doğu Türkistan’ın; gerek “Türklük” olarak, gerek “Müslümanlık” olarak bizim tarihimizde çok önemli bir yeri vardır!..
Bazı yazarlarımızın ifadesiyle;
Biz, millet olarak “göçebelik”ten “şehir” hayatına ilk olarak Doğu Türkistan’da, Uygurlar Devleti devrinde geçmişiz... Karahanlılar devrinde, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın izinde topluca İslâm’la şereflenmeye başladığımız mübarek vatan coğrafyası da Doğu Türkistan’dır.
İlk Türkçe sözlük olan “Divan-ı Lugat-it Türk”ü yazan Kaşgarlı Mahmud’u, devlet idaresiyle ilgili ilk eserimiz olan “Kutadgu Bilig”i kaleme alan Yusuf Has Hacib’i, daha lise kitaplarından öğrenmeye başladık...
İşte şu anda 35 milyon soy ve din kardeşimizin gerçek mânâda “Çin işkencesine” tabi tutulduğu, doğum kontrolü bahaneleriyle bebelerin dahi, daha ana rahminde iken analarıyla beraber katledildiği Doğu Türkistan’dan bahsediyoruz!..
Nükleer denemeler sonucu onbinlerce kardeşimizin ölü veya sakat doğduğu, yine onbinlercesinin kansere yenik düştüğü, onbinlercesinin çeşitli bahanelerle “rejim muhalifi-terörist” ilan edilerek zindanlara atıldığı, kurşuna dizildiği Doğu Türkistan’dan!..
Sahip olduğu dünyanın en yüksek graviteli ve en zengin petrol ve doğalgaz yataklarının sömürüldüğü, boru hatlarıyla işgalci Kızıl Çin Devleti’nin değişik bölgelerine akıtıldığı, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edildiği, her gün demiryolu ve havayoluyla binlerce Çinlinin yerleştirildiği, genç kızlarının ve erkeklerinin Çinlilerle evlenmeye zorlanarak asimilasyona tabi tutulduğu Doğu Türkistan’dan bahsediyoruz!..
10 YIL ÖNCE GÖSTERİ DE YASAKTI!
İşte o Doğu Türkistan; bugün “kan ve gözyaşı deryası” içinde, 1 milyarlık Kızıl Çin’e karşı “var olma” savaşı veriyor!..
Sesini de, Türkiye’den duyurmaya çalışıyor.
Hiç olmazsa, “Türkiye” gibi bir ülkeleri ve “Vakit” gibi bir gazeteleri var ki, “özgürce” haykırabiliyorlar!..
Çünkü, 10 yıl önce böyle bir imkânları da yoktu!..
Çünkü 10 yıl önce;
Kızıl Çin Devleti’nin baskısına, 1998 yılında net bir şekilde boyun eğerek; “23 Aralık 1998 tarihli ve 36 sayılı Başbakanlık gizli genelgesiyle” Türkiye’de Doğu Türkistan’ın adının anılmasını ve Doğu Türkistan’ın Ay-Yıldızlı Gökbayrak’ının asılmasını resmen yasaklayan bir Başbakan, evet; Anasol-D Koalisyonu’nun başı Mesut Yılmaz vardı!..
Ardından “57. Çarpık Koalisyon Hükümeti” dönemi gelip çatmıştı... 2000 yılı Ocak ayında Türkiye’yi ziyaret eden Kızıl Çin Devlet Başkanı Jan Zemin’e, “Atayurdumuzdaki soy ve din kardeşlerimize uyguladığı mezalim için bir armağan” olsa gerek(!) “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” takdim edilmişti!.. O günlerde; Türkistan göçmeni kardeşlerimiz kan ağlarken, koalisyonda Başbakan Yardımcısı olarak görev alan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, tabandan yükselen sitemlere karşı, bu madalyanın veriliş gerekçesini; “Cumhurbaşkanı Demirel çok ısrar etti, verdik” diye izah etmeye çalışıyordu.
Bahçeli bey bununla da yetinmemiş, Pekin’in davetine icabet ederek Çin’e 2002 Mayıs’ında resmî bir ziyaret yapmış ve Çin Başbakanı’na altın kaplamalı bir tabanca hediye etmişti!..
Bahçeli ve heyeti, daha Pekin’e ayak bastığında, Kızıl Çin Devleti, Doğu Türkistan’da o zamana kadar sınırlı izin verdiği Türkçe eğitimi de yasaklamıştı!..
Bu arada Çin’in, Ukrayna’dan “eğlence gemisi yapacağız” gerekçesiyle satın aldığı ve silahlarını söktüğü Varyag uçak gemisi, uzun tartışmalardan ve MHP kanadının uzun süre direnişinden sonra, izin belgesi devrin Başbakanı Ecevit’in baskısıyla MHP’li Devlet Bakanı’na bizzat imzalatılarak, Boğazlar’dan römorkörler yardımıyla geçirilmişti!..
Bu gemi şu anda Çin’in en modern uçak gemisi olarak donatılmış bulunmaktadır!..
TÜKETİMDEN GELEN GÜÇ: BOYKOT!
Biraz önce dedik ya;
“10 yıl öncesinin Türkiye’si”nden farklı olarak; hiç olmazsa bugün “isyan”lar dile getirilebiliyor, “protesto”lar yapılabiliyor, “miting”ler düzenlenip “Gök Bayrak”lar dalgalandırılabiliyor... Bu ülkenin Başbakanı, Çin’in uygulamaları için “Vahşet” diyebiliyor, “soykırım” diyebiliyor!..
Dahası; daha düne kadar “Türkiye’ye gelmesi”ne izin verilmeyen ve “Uygurların Anası” olarak bilinen Rabia Kadir’e “vize” verileceği resmen açıklanıyor!..
Yeter mi?.. Elbette yetmez!..
Gerisi, insanımıza düşüyor... İnsanımız, Kızıl Çin mallarına karşı “boykot” başlatıp “tüketimden gelen güç”lerini kullanırlarsa; en azından Çin’in, “tavrını gözden geçirmesi”ne sebep olabilirler!.. Kadınlar “Çin malı tabaklar”a, çocuklar “Çin malı oyuncaklar”a ve erkekler de “Çin malı takke, tesbih, seccade” ve benzeri eşyalara “boykot” uygularlarsa, en azından “vicdanî ret” haklarını kullanıp, “kanayan yaraya merhem” olurlar!..
Çünkü bir şey yapmak, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir!..
TÜRKİYE DE DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR!
Biz, hafta boyunca bu tür “duyarlılık” çağrılarında bulunmakla yetinmeyip, “benzeri tehlike”nin Türkiye için de var olduğunu anlatmaya çalıştık...
Kızıl Çin; gerek “medya” yoluyla, gerek “resmî kararlar”la, “işgal” altında tuttuğu Doğu Türkistan’da tam bir “kültür soykırımı” uyguladı, halen de uyguluyor!.. “Kur’an-ı Kerimler yakıldı”, dinî ve milli kitaplar “imha” edildi... “Cami”lerin ise çoğu kapalı!.. Açık olanlarda da, ancak “ismi yasak listesinde olmayanlar” namaz kılabiliyor!..
Kısacası, bir “asimilasyon”, bir “dönüştürme” stratejisi uygulanıyor Doğu Türkistan’da!..
Ne yazık ki; bu “asimilasyon”a uygun olarak “kılık-kıyafetlerini Çin’lilere benzetenler” ve “onların yaşam biçimi”ni tercih edenler yok değil!..
Ama “benzemek istedikleri Çinliler” şimdi onları, hem de “yaşam biçimlerine bakmadan” katlediyor!..
Dedik ya, aynı tehlike, Türkiye’yi de bekliyor...
Türkiye de, bir “kültür işgali” altında...
“Toplumu dönüştürme” stratejisi; “medya” ve “toplum mühendisleri” tarafından bütün hızıyla ve en ince taktiklerle uygulanıyor!..
Ne yazık ki; “Türkiye’deki Müslümanlar” da, hem de “kendi paraları” ile bu “asimilasyon”a destek veriyor!.. Onların “ahlâksız dizileri”ni seyrediyor, onların dikte ettiği “yaşam biçimi”ne özeniyor, onların “gazete”lerine para veriyor!..
Unutmayalım ki; bu “iç işgal”in ardından, Allah korusun bir “dış işgal”in gelmesi, hiç de ihtimal dışı değildir!.. Böyle bir ihtimale karşı “uyarı”da bulunmak, bizim insanî görevimizdir!..
Biz, Doğu Türkistan’a dikkat çekerken, Türkiye’yi de böyle bir tehlikenin beklediğine işaret etmek istiyoruz...
Son gelişmelere bakın, kararı siz verin!..
Selâm, saygı ve gönül dolusu muhabbetlerimizle.
hasankarakaya@vakit.com.tr
2009-07-13
Doğu Türkistan, aslında Türkiye’dir!
Geçen hafta, bir “acı haber”le daha sarsıldı Türkiye... Doğu Türkistan’dan gelen “vahşet, katliam ve soykırım” haberleri, hepimizi derinden sarstı... Çünkü, Doğu Türkistan’ı yıllardır “işgal” altında tutan Kızıl Çin yönetimi; “öldürülen arkadaşları”nın katillerinin bulunmasını isteyip, “protesto gösterisi” yapan Uygur gençlerinin üzerine “kurşun” yağdırmaya başlamıştı... Birçok ölü ve bir o kadar da yaralı vardı... Kızıl Çin yönetimi ölenlerin sayısını “186” olarak açıklayıp, bunların çoğunun da “Çinli” olduğunu iddia etse de, bu “resmî yalan”dan başka bir şey değildi!.. Çin, “katliamın boyutu”nu küçük göstermek için böyle bir “yalan”a başvuruyordu.
Oysa, “ölü sayısı en az 700”dü ve hatta “1000’den aşağı değil”di!..
HABERİ İLK VEREN VAKİT OLDU
Hepinizin bildiği gibi;
Bu rakamı “ilk telâffuz” eden Vakit’ti... Diğer gazeteler, bir-iki gün öncesine kadar, “Çin’in resmî açıklamaları”nı esas alıp, hâlâ “186 ölü”den söz ederlerken, Vakit, hem de 7 Temmuz Salı günkü sürmanşetinde “Doğu Türkistan’da 1000’den fazla şehit” olduğunu duyurmuştu.
Sadece bu da değil;
“Uygur kızlarının fuhuşa sürüklenmek istenmesi” ve “İslâm dinine savaş açılması” üzerine isyan eden Uygur gençlerinin 26 Haziran’da katledilmesiyle başlayan olaylarda, “Çin ordusunun tam bir vahşet sergilediğini” ilk duyuran yine Vakit oldu!..
Bunu “övünmek” için değil, ama bir “gerçeğin altını çizmek” için söylüyoruz...
Türkiye’deki tüm gazeteler, olayların büyüklüğünü “Vakit’in haberinden sonra” kavradılar...
Vakit, ilk haberini 6 Temmuz Pazartesi günü iç sayfalardan, sonraki haberini ise 7 Temmuz günü sürmanşetten “Çin iyice kudurdu” başlığıyla verdi.
“Vakit’in haberinden sonra”dır ki, diğer gazeteler “katliamı görmek” zorunda kaldılar...
İfade etmek durumundayız ki;
Vakit’in bu duyarlılığında, “dış haberler” konusunda son darece “dikkatli” olan muhabirimiz Mustafa R. Özgür’ün çabalarının büyük rolü vardır...
Genç muhabirimiz Mustafa R. Özgür, olayları yakından takip etmiş ve “Çin vahşeti”nin bir “soykırım”a dönüşmek üzere olduğu konusunda bizim dikkatimizi çekmiş, Vakit Yayın Kurulu da bu hassasiyete kulak vermiştir...
Ondan sonrasını zaten biliyorsunuz... Gerek İstanbul Haber Merkezimiz’deki, gerek Ankara Büromuz’daki muhabirlerimiz; hem Doğu Türkistan’daki ve hem de Türkiye’deki gelişmeleri adım adım izlemişler ve sizlere duyurmaya gayret etmişlerdir...
Hafta boyu verilen “demeç”leri, gerçekleşen “protesto gösterileri”ni, yapılan “resmî açıklama”ları ve “miting”leri, günü gününe sizlere duyurmaya çalıştık...
DOĞU TÜRKİSTAN NİÇİN ÖNEMLİ?
Sadece “haber vermek”le de yetinmedik...
Haberlerle, yorumlarla ve köşe yazılarıyla “Doğu Türkistan Dâvâsı”nın tarihçesini, “olayların perde arkası”nı anlatıp, “soykırıma yardım ve yataklık” edenleri “deşifre” etmeye çalıştık.
Çünkü Doğu Türkistan’ın; gerek “Türklük” olarak, gerek “Müslümanlık” olarak bizim tarihimizde çok önemli bir yeri vardır!..
Bazı yazarlarımızın ifadesiyle;
Biz, millet olarak “göçebelik”ten “şehir” hayatına ilk olarak Doğu Türkistan’da, Uygurlar Devleti devrinde geçmişiz... Karahanlılar devrinde, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın izinde topluca İslâm’la şereflenmeye başladığımız mübarek vatan coğrafyası da Doğu Türkistan’dır.
İlk Türkçe sözlük olan “Divan-ı Lugat-it Türk”ü yazan Kaşgarlı Mahmud’u, devlet idaresiyle ilgili ilk eserimiz olan “Kutadgu Bilig”i kaleme alan Yusuf Has Hacib’i, daha lise kitaplarından öğrenmeye başladık...
İşte şu anda 35 milyon soy ve din kardeşimizin gerçek mânâda “Çin işkencesine” tabi tutulduğu, doğum kontrolü bahaneleriyle bebelerin dahi, daha ana rahminde iken analarıyla beraber katledildiği Doğu Türkistan’dan bahsediyoruz!..
Nükleer denemeler sonucu onbinlerce kardeşimizin ölü veya sakat doğduğu, yine onbinlercesinin kansere yenik düştüğü, onbinlercesinin çeşitli bahanelerle “rejim muhalifi-terörist” ilan edilerek zindanlara atıldığı, kurşuna dizildiği Doğu Türkistan’dan!..
Sahip olduğu dünyanın en yüksek graviteli ve en zengin petrol ve doğalgaz yataklarının sömürüldüğü, boru hatlarıyla işgalci Kızıl Çin Devleti’nin değişik bölgelerine akıtıldığı, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edildiği, her gün demiryolu ve havayoluyla binlerce Çinlinin yerleştirildiği, genç kızlarının ve erkeklerinin Çinlilerle evlenmeye zorlanarak asimilasyona tabi tutulduğu Doğu Türkistan’dan bahsediyoruz!..
10 YIL ÖNCE GÖSTERİ DE YASAKTI!
İşte o Doğu Türkistan; bugün “kan ve gözyaşı deryası” içinde, 1 milyarlık Kızıl Çin’e karşı “var olma” savaşı veriyor!..
Sesini de, Türkiye’den duyurmaya çalışıyor.
Hiç olmazsa, “Türkiye” gibi bir ülkeleri ve “Vakit” gibi bir gazeteleri var ki, “özgürce” haykırabiliyorlar!..
Çünkü, 10 yıl önce böyle bir imkânları da yoktu!..
Çünkü 10 yıl önce;
Kızıl Çin Devleti’nin baskısına, 1998 yılında net bir şekilde boyun eğerek; “23 Aralık 1998 tarihli ve 36 sayılı Başbakanlık gizli genelgesiyle” Türkiye’de Doğu Türkistan’ın adının anılmasını ve Doğu Türkistan’ın Ay-Yıldızlı Gökbayrak’ının asılmasını resmen yasaklayan bir Başbakan, evet; Anasol-D Koalisyonu’nun başı Mesut Yılmaz vardı!..
Ardından “57. Çarpık Koalisyon Hükümeti” dönemi gelip çatmıştı... 2000 yılı Ocak ayında Türkiye’yi ziyaret eden Kızıl Çin Devlet Başkanı Jan Zemin’e, “Atayurdumuzdaki soy ve din kardeşlerimize uyguladığı mezalim için bir armağan” olsa gerek(!) “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” takdim edilmişti!.. O günlerde; Türkistan göçmeni kardeşlerimiz kan ağlarken, koalisyonda Başbakan Yardımcısı olarak görev alan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, tabandan yükselen sitemlere karşı, bu madalyanın veriliş gerekçesini; “Cumhurbaşkanı Demirel çok ısrar etti, verdik” diye izah etmeye çalışıyordu.
Bahçeli bey bununla da yetinmemiş, Pekin’in davetine icabet ederek Çin’e 2002 Mayıs’ında resmî bir ziyaret yapmış ve Çin Başbakanı’na altın kaplamalı bir tabanca hediye etmişti!..
Bahçeli ve heyeti, daha Pekin’e ayak bastığında, Kızıl Çin Devleti, Doğu Türkistan’da o zamana kadar sınırlı izin verdiği Türkçe eğitimi de yasaklamıştı!..
Bu arada Çin’in, Ukrayna’dan “eğlence gemisi yapacağız” gerekçesiyle satın aldığı ve silahlarını söktüğü Varyag uçak gemisi, uzun tartışmalardan ve MHP kanadının uzun süre direnişinden sonra, izin belgesi devrin Başbakanı Ecevit’in baskısıyla MHP’li Devlet Bakanı’na bizzat imzalatılarak, Boğazlar’dan römorkörler yardımıyla geçirilmişti!..
Bu gemi şu anda Çin’in en modern uçak gemisi olarak donatılmış bulunmaktadır!..
TÜKETİMDEN GELEN GÜÇ: BOYKOT!
Biraz önce dedik ya;
“10 yıl öncesinin Türkiye’si”nden farklı olarak; hiç olmazsa bugün “isyan”lar dile getirilebiliyor, “protesto”lar yapılabiliyor, “miting”ler düzenlenip “Gök Bayrak”lar dalgalandırılabiliyor... Bu ülkenin Başbakanı, Çin’in uygulamaları için “Vahşet” diyebiliyor, “soykırım” diyebiliyor!..
Dahası; daha düne kadar “Türkiye’ye gelmesi”ne izin verilmeyen ve “Uygurların Anası” olarak bilinen Rabia Kadir’e “vize” verileceği resmen açıklanıyor!..
Yeter mi?.. Elbette yetmez!..
Gerisi, insanımıza düşüyor... İnsanımız, Kızıl Çin mallarına karşı “boykot” başlatıp “tüketimden gelen güç”lerini kullanırlarsa; en azından Çin’in, “tavrını gözden geçirmesi”ne sebep olabilirler!.. Kadınlar “Çin malı tabaklar”a, çocuklar “Çin malı oyuncaklar”a ve erkekler de “Çin malı takke, tesbih, seccade” ve benzeri eşyalara “boykot” uygularlarsa, en azından “vicdanî ret” haklarını kullanıp, “kanayan yaraya merhem” olurlar!..
Çünkü bir şey yapmak, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir!..
TÜRKİYE DE DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR!
Biz, hafta boyunca bu tür “duyarlılık” çağrılarında bulunmakla yetinmeyip, “benzeri tehlike”nin Türkiye için de var olduğunu anlatmaya çalıştık...
Kızıl Çin; gerek “medya” yoluyla, gerek “resmî kararlar”la, “işgal” altında tuttuğu Doğu Türkistan’da tam bir “kültür soykırımı” uyguladı, halen de uyguluyor!.. “Kur’an-ı Kerimler yakıldı”, dinî ve milli kitaplar “imha” edildi... “Cami”lerin ise çoğu kapalı!.. Açık olanlarda da, ancak “ismi yasak listesinde olmayanlar” namaz kılabiliyor!..
Kısacası, bir “asimilasyon”, bir “dönüştürme” stratejisi uygulanıyor Doğu Türkistan’da!..
Ne yazık ki; bu “asimilasyon”a uygun olarak “kılık-kıyafetlerini Çin’lilere benzetenler” ve “onların yaşam biçimi”ni tercih edenler yok değil!..
Ama “benzemek istedikleri Çinliler” şimdi onları, hem de “yaşam biçimlerine bakmadan” katlediyor!..
Dedik ya, aynı tehlike, Türkiye’yi de bekliyor...
Türkiye de, bir “kültür işgali” altında...
“Toplumu dönüştürme” stratejisi; “medya” ve “toplum mühendisleri” tarafından bütün hızıyla ve en ince taktiklerle uygulanıyor!..
Ne yazık ki; “Türkiye’deki Müslümanlar” da, hem de “kendi paraları” ile bu “asimilasyon”a destek veriyor!.. Onların “ahlâksız dizileri”ni seyrediyor, onların dikte ettiği “yaşam biçimi”ne özeniyor, onların “gazete”lerine para veriyor!..
Unutmayalım ki; bu “iç işgal”in ardından, Allah korusun bir “dış işgal”in gelmesi, hiç de ihtimal dışı değildir!.. Böyle bir ihtimale karşı “uyarı”da bulunmak, bizim insanî görevimizdir!..
Biz, Doğu Türkistan’a dikkat çekerken, Türkiye’yi de böyle bir tehlikenin beklediğine işaret etmek istiyoruz...
Son gelişmelere bakın, kararı siz verin!..
Selâm, saygı ve gönül dolusu muhabbetlerimizle.
İnsan” olmanın anlamı üzerine...
Yavuz Bahadıroğlu - Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr
2009-07-13
“İnsan” olmanın anlamı üzerine...
Tarihimiz baştan sona “insanlık” örnekleriyle doludur...
Bu konuda zaman zaman o kadar ileri gidilmiştir ki, Osmanlı mülkünü gezmeye gelen Avrupalı gezginlerin dudakları uçuklamış, “Bu kadar da olmaz!” demek zorunda kalmışlardır.
Tarihteki insanımız insana saygılıydı, çünkü insan olmanın ne anlama geldiğini biliyordu.
Bir birimizin hakkını-hukukunu bu anlayış içinde gözetiyor, bizimle aynı dini, aynı inancı, aynı milliyeti, aynı siyaseti, aynı kıyafeti paylaşmayanlara karşı, yine bu anlayış içinde müsamahakâr olabiliyorduk.
Çünkü “kul” olduğumuzu biliyorduk. Bizi “efendi”lik makamına yücelten işte bu “kulluk şuuru”ydu.
Sonra her şey değişti.
Kendimizi okumayı ve okuyarak hayatı kavramayı unuttuğumuz gibi başkalarına saygı duymayı da unuttuk.
Şimdi gelin, aşağıdaki tüm sorulara “evet” deyin de, ondan sonra oturup “insan olmanın anlamı” üzerine kafa patlatalım:
- Zaferi ve hezimeti, galibiyeti ve mağlubiyeti, başarıyı ve başarısızlığı, kârı ve zararı aynı olgunlukla karşılayabiliyor musunuz?
- Yüreğinizde açan her çiçeği sulayabiliyor, yüreğinize gelen her baharı koklayabiliyor, din, dil, ırk, renk ayırımı yapmadan her bayramı kutlayabiliyor, kendi iç mehtabınızda gölgenizi gezdirebiliyor musunuz?
- Hiç ummadığınız bir zamanda, ummadığınız zorluklarla karşılaşmanız halinde de şükredebiliyor musunuz?
- Rotanızı başkasına sorarak, danışarak değil, kendi iç güneşinizin aydınlığında kendi yürek pusulanıza bakarak bulabiliyor musunuz?
- Zindanda özgürlüğü, esarette hürriyeti yaşayabiliyor musunuz?
- İnanıyor, inandığınızı yaşıyor ve her gerektiğinde imanınızın burcunda dirilebiliyor musunuz?
- Yüreğinizi her daim hayata ve tüm sevgilere açık tutuyor musunuz?
- Vehimlerinizden, endişelerinizden, kuşkularınızdan, korkularınızdan, tereddütlerinizden ve nefretinizden örülmüş utanç duvarlarını bir hamlede yıkıp hayatla buluşabiliyor musunuz?
- Kendiniz için istediğinizi başkaları için de isteyebiliyor musunuz?
- Size vermeyene sizde olandan verebiliyor, hem kendinizi, hem malınızı insanlarla paylaşabiliyor musunuz?
- Size acımayana da acıyabiliyor musunuz?
- Size taş atana ekmek sunabiliyor musunuz?
- Diken olup yüreklere batacağınıza, çiçek olup yüreklerde açabiliyor musunuz?
- Hata ettiğiniz zamanlarda hiç yüksünmeden özür dileyebiliyor musunuz?
- Sizden nefret ettiğini bile bile, size nefret besleyeni sevebiliyor musunuz?
- Yaradılış hikmetine uygun bir hayat yaşayabiliyor musunuz?
- Gerektiğinde dünya malından geçebilecek bir insani boyutta kalabiliyor musunuz?
- Sizin inancınızdan, sizin milletinizden, tarikatınızdan, cemaatinizden, partinizden, takımınızdan, ilinizden, ilçenizden, köyünüzden olmayan birine de “kardeş” gözüyle bakabiliyor, hiç karşılık beklemeden sevebiliyor musunuz?
- Size yanlış yapan birine hakkınızı helal edebiliyor musunuz?
- Tanıyın tanımayın, insanları selamlıyor, selamlarken gülümsüyor, karşılık verenlerin halini-hatırını soruyor musunuz?
- Elinizde, avucunuzda var olandan fakirin hakkını ayırıyor musunuz?
- İşyerinizde çalışan, ya da yönettiğiniz insanların aile durumlarıyla ilgileniyor, haklarını eksiksiz veriyor musunuz?
- Akşam yorgun argın geldiğiniz evinizde, size sevdiğiniz bir şeyler hazırlamak için çırpınan eşinize, “eline sağlık” diyor musunuz?
- Annenizi, babanızı memnun ediyor, en azından bu konuda çaba gösteriyor musunuz?
- Hayatı sorgulamak yerine yaşamayı tercih ediyor musunuz?
- Her gününüzü son gününüz gibi yaşamaya çalışıyor, böyle bir hassasiyet içinde bulunuyor musunuz?
- Hakkı-hukuku, haramı-helâlı gözetiyor, “günah” işlememek, “yanlış” yapmamak için uğraşıyor musunuz?
- Tanıyın tanımayın, zora düşmüş insanların elinden tutmayı, ama asla başlarına kakmamayı biliyor musunuz?
- Daima okuyor, yeni şeyler öğrenme çabası içinde oluyor musunuz?
Ne kadar “evet”, o kadar “insan!”
Böylece “insan olmanın anlamı nedir?” sorusu da bir cevaba kavuşmuş oldu işte.
ybahadiroglu@vakit.com.tr
2009-07-13
“İnsan” olmanın anlamı üzerine...
Tarihimiz baştan sona “insanlık” örnekleriyle doludur...
Bu konuda zaman zaman o kadar ileri gidilmiştir ki, Osmanlı mülkünü gezmeye gelen Avrupalı gezginlerin dudakları uçuklamış, “Bu kadar da olmaz!” demek zorunda kalmışlardır.
Tarihteki insanımız insana saygılıydı, çünkü insan olmanın ne anlama geldiğini biliyordu.
Bir birimizin hakkını-hukukunu bu anlayış içinde gözetiyor, bizimle aynı dini, aynı inancı, aynı milliyeti, aynı siyaseti, aynı kıyafeti paylaşmayanlara karşı, yine bu anlayış içinde müsamahakâr olabiliyorduk.
Çünkü “kul” olduğumuzu biliyorduk. Bizi “efendi”lik makamına yücelten işte bu “kulluk şuuru”ydu.
Sonra her şey değişti.
Kendimizi okumayı ve okuyarak hayatı kavramayı unuttuğumuz gibi başkalarına saygı duymayı da unuttuk.
Şimdi gelin, aşağıdaki tüm sorulara “evet” deyin de, ondan sonra oturup “insan olmanın anlamı” üzerine kafa patlatalım:
- Zaferi ve hezimeti, galibiyeti ve mağlubiyeti, başarıyı ve başarısızlığı, kârı ve zararı aynı olgunlukla karşılayabiliyor musunuz?
- Yüreğinizde açan her çiçeği sulayabiliyor, yüreğinize gelen her baharı koklayabiliyor, din, dil, ırk, renk ayırımı yapmadan her bayramı kutlayabiliyor, kendi iç mehtabınızda gölgenizi gezdirebiliyor musunuz?
- Hiç ummadığınız bir zamanda, ummadığınız zorluklarla karşılaşmanız halinde de şükredebiliyor musunuz?
- Rotanızı başkasına sorarak, danışarak değil, kendi iç güneşinizin aydınlığında kendi yürek pusulanıza bakarak bulabiliyor musunuz?
- Zindanda özgürlüğü, esarette hürriyeti yaşayabiliyor musunuz?
- İnanıyor, inandığınızı yaşıyor ve her gerektiğinde imanınızın burcunda dirilebiliyor musunuz?
- Yüreğinizi her daim hayata ve tüm sevgilere açık tutuyor musunuz?
- Vehimlerinizden, endişelerinizden, kuşkularınızdan, korkularınızdan, tereddütlerinizden ve nefretinizden örülmüş utanç duvarlarını bir hamlede yıkıp hayatla buluşabiliyor musunuz?
- Kendiniz için istediğinizi başkaları için de isteyebiliyor musunuz?
- Size vermeyene sizde olandan verebiliyor, hem kendinizi, hem malınızı insanlarla paylaşabiliyor musunuz?
- Size acımayana da acıyabiliyor musunuz?
- Size taş atana ekmek sunabiliyor musunuz?
- Diken olup yüreklere batacağınıza, çiçek olup yüreklerde açabiliyor musunuz?
- Hata ettiğiniz zamanlarda hiç yüksünmeden özür dileyebiliyor musunuz?
- Sizden nefret ettiğini bile bile, size nefret besleyeni sevebiliyor musunuz?
- Yaradılış hikmetine uygun bir hayat yaşayabiliyor musunuz?
- Gerektiğinde dünya malından geçebilecek bir insani boyutta kalabiliyor musunuz?
- Sizin inancınızdan, sizin milletinizden, tarikatınızdan, cemaatinizden, partinizden, takımınızdan, ilinizden, ilçenizden, köyünüzden olmayan birine de “kardeş” gözüyle bakabiliyor, hiç karşılık beklemeden sevebiliyor musunuz?
- Size yanlış yapan birine hakkınızı helal edebiliyor musunuz?
- Tanıyın tanımayın, insanları selamlıyor, selamlarken gülümsüyor, karşılık verenlerin halini-hatırını soruyor musunuz?
- Elinizde, avucunuzda var olandan fakirin hakkını ayırıyor musunuz?
- İşyerinizde çalışan, ya da yönettiğiniz insanların aile durumlarıyla ilgileniyor, haklarını eksiksiz veriyor musunuz?
- Akşam yorgun argın geldiğiniz evinizde, size sevdiğiniz bir şeyler hazırlamak için çırpınan eşinize, “eline sağlık” diyor musunuz?
- Annenizi, babanızı memnun ediyor, en azından bu konuda çaba gösteriyor musunuz?
- Hayatı sorgulamak yerine yaşamayı tercih ediyor musunuz?
- Her gününüzü son gününüz gibi yaşamaya çalışıyor, böyle bir hassasiyet içinde bulunuyor musunuz?
- Hakkı-hukuku, haramı-helâlı gözetiyor, “günah” işlememek, “yanlış” yapmamak için uğraşıyor musunuz?
- Tanıyın tanımayın, zora düşmüş insanların elinden tutmayı, ama asla başlarına kakmamayı biliyor musunuz?
- Daima okuyor, yeni şeyler öğrenme çabası içinde oluyor musunuz?
Ne kadar “evet”, o kadar “insan!”
Böylece “insan olmanın anlamı nedir?” sorusu da bir cevaba kavuşmuş oldu işte.
Yasakçılığı bırak, sıfırlara bak!
Faruk Çakır - Yeni Asya
2009-07-13
Yasakçılığı bırak, sıfırlara bak!
Her yıl olduğu gibi bu yıl da açıklanan ÖSS sonuçları hayal kırıklığına sebep oldu. Elbette açıklanan neticeler sebebiyle çok sevinen aileler ve öğrenciler vardır. Umduğu kadar puan alamayanların şahsî üzüntüleri bir yana, asıl üzülmesi gerekenler Türkiye’yi ‘idare edenler’ olmalı.
Nedense bir gerçeği görmek istemiyoruz: Mevcut haliyle eğitim sistemimiz başarılı değil! Yapılan bütün imtihanlar bunu ortaya koyuyor. İlk okul öğrencilerinin girdiği çeşitli imtihanlardan ÖSS imtihanına, KPSS’den ‘ehliyet imtihanı’na kadar her konuda karnelerimiz zayıflarla dolu.
Neticelerin dün açıklanan Öğrenci Seçme Sınavıyla (ÖSS) ilgili haberlere bakıldığında bu durum ap açık görülüyor.
İmtihana giren 1.3 milyon adaydan yaklaşık 30 bin adayın ÖSS puanları hesaplanmamış. (AA, 12 Temmuz 2009)
Tabiî bu bir ‘hata’dan değil, imtihana giren 30 bin öğrencinin ‘cevap kâğıtları’nın hesaplanmaya değer bulunmamasından kaynaklanmış. Hesaplanmış olsa belki de eksi puan alacaklardı...
Bu neticeye şaşırdık mı? Elbette şaşırmadık, ama üzüldük! Tabiî ki ilk defa böyle üzücü neticelerle karşılaşıyor değiliz. Eğitimdeki ‘kötüye gidiş’ uzun yılların ihmali neticesi sürüp gidiyor. Üzüldüğümüz nokta, bu neticelere rağmen Türkiye’yi idare edenlerin uyanmaması, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etmesi... Bu neticeler kulak arkası edilebilecek neticeler midir? Hemen yarın bir eğitim sempozyumu toplayıp çare aranması gerekmez mi?
Bu söylediklerimiz, ciğerleri yananlar içindir. Yoksa, “Bu günü de akşam ettik, bir de emekli olabilirsek ne mutlu bize” diye düşünenlere sözümüz yok. Kim olursa olsun, nutukları ve cilâlı lâfları bir yana bırakıp bu yaraya merhem sürmemiz gerekir.
Ne yapabiliriz? Önce problemin varlığını kabul etmek lâzım. “Eğitimde problem yok, her şey güllük gülistanlık” diyenler bu sıkıntılara çare bulabilir mi? Çağın şartlarına uygun eğitim için yeni keşiflere de gerek yok. Başarılı örnekleri incelemek ve gereğini yapmak yeterli. Aynı şekilde başarısız metodları da elimizin tersiyle itmeliyiz. Meselâ, yıllar yılı çocuklarımıza ‘yabancı dil’ dersleri veririz. Peki, bir Allah’ın kulu çıkıp da bu derslerin yeterli olduğunu ve normal bir ‘lise’de dil öğrenilebildiğini söyleyebilir mi? Benzer şekilde bütün dersler ve sistem elden geçirilmeli. Çocuklarımızı boş şeylerle meşgul etmeyelim. Hayatta lâzım olacak bilgileri verelim. En büyük sıkıntının da ilke ve inkılâpların arkasına sığınıp; “tek tip düşünce sistemi empoze etmek” olduğunu artık görelim.
İşlerini güçlerini bırakıp, başörtülü öğrencilere engel çıkarmaya çalışan ‘yasakçılar’ acaba bu neticeleri nasıl değerlendiriyorlar? Yoksa ÖSS sonuçları, onların ilgi ve bilgi sahası değil mi? Kanunsuz bir yasağı sürdürmek için ortaya konulan gayretin yarısı, ‘sıfırsız eğitim’ hedefi için ortaya konulabilse daha iyi olmaz mıydı?
Türkiye ne zaman ki başörtüsünü değil de, ‘sıfır’ları problem olarak görür; işte o zaman ‘kaliteli eğitim’e yönelme imkânı buluruz. Bu neticede, başörtüsü yasağı mağdurlarının ahı da vardır!
2009-07-13
Yasakçılığı bırak, sıfırlara bak!
Her yıl olduğu gibi bu yıl da açıklanan ÖSS sonuçları hayal kırıklığına sebep oldu. Elbette açıklanan neticeler sebebiyle çok sevinen aileler ve öğrenciler vardır. Umduğu kadar puan alamayanların şahsî üzüntüleri bir yana, asıl üzülmesi gerekenler Türkiye’yi ‘idare edenler’ olmalı.
Nedense bir gerçeği görmek istemiyoruz: Mevcut haliyle eğitim sistemimiz başarılı değil! Yapılan bütün imtihanlar bunu ortaya koyuyor. İlk okul öğrencilerinin girdiği çeşitli imtihanlardan ÖSS imtihanına, KPSS’den ‘ehliyet imtihanı’na kadar her konuda karnelerimiz zayıflarla dolu.
Neticelerin dün açıklanan Öğrenci Seçme Sınavıyla (ÖSS) ilgili haberlere bakıldığında bu durum ap açık görülüyor.
İmtihana giren 1.3 milyon adaydan yaklaşık 30 bin adayın ÖSS puanları hesaplanmamış. (AA, 12 Temmuz 2009)
Tabiî bu bir ‘hata’dan değil, imtihana giren 30 bin öğrencinin ‘cevap kâğıtları’nın hesaplanmaya değer bulunmamasından kaynaklanmış. Hesaplanmış olsa belki de eksi puan alacaklardı...
Bu neticeye şaşırdık mı? Elbette şaşırmadık, ama üzüldük! Tabiî ki ilk defa böyle üzücü neticelerle karşılaşıyor değiliz. Eğitimdeki ‘kötüye gidiş’ uzun yılların ihmali neticesi sürüp gidiyor. Üzüldüğümüz nokta, bu neticelere rağmen Türkiye’yi idare edenlerin uyanmaması, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etmesi... Bu neticeler kulak arkası edilebilecek neticeler midir? Hemen yarın bir eğitim sempozyumu toplayıp çare aranması gerekmez mi?
Bu söylediklerimiz, ciğerleri yananlar içindir. Yoksa, “Bu günü de akşam ettik, bir de emekli olabilirsek ne mutlu bize” diye düşünenlere sözümüz yok. Kim olursa olsun, nutukları ve cilâlı lâfları bir yana bırakıp bu yaraya merhem sürmemiz gerekir.
Ne yapabiliriz? Önce problemin varlığını kabul etmek lâzım. “Eğitimde problem yok, her şey güllük gülistanlık” diyenler bu sıkıntılara çare bulabilir mi? Çağın şartlarına uygun eğitim için yeni keşiflere de gerek yok. Başarılı örnekleri incelemek ve gereğini yapmak yeterli. Aynı şekilde başarısız metodları da elimizin tersiyle itmeliyiz. Meselâ, yıllar yılı çocuklarımıza ‘yabancı dil’ dersleri veririz. Peki, bir Allah’ın kulu çıkıp da bu derslerin yeterli olduğunu ve normal bir ‘lise’de dil öğrenilebildiğini söyleyebilir mi? Benzer şekilde bütün dersler ve sistem elden geçirilmeli. Çocuklarımızı boş şeylerle meşgul etmeyelim. Hayatta lâzım olacak bilgileri verelim. En büyük sıkıntının da ilke ve inkılâpların arkasına sığınıp; “tek tip düşünce sistemi empoze etmek” olduğunu artık görelim.
İşlerini güçlerini bırakıp, başörtülü öğrencilere engel çıkarmaya çalışan ‘yasakçılar’ acaba bu neticeleri nasıl değerlendiriyorlar? Yoksa ÖSS sonuçları, onların ilgi ve bilgi sahası değil mi? Kanunsuz bir yasağı sürdürmek için ortaya konulan gayretin yarısı, ‘sıfırsız eğitim’ hedefi için ortaya konulabilse daha iyi olmaz mıydı?
Türkiye ne zaman ki başörtüsünü değil de, ‘sıfır’ları problem olarak görür; işte o zaman ‘kaliteli eğitim’e yönelme imkânı buluruz. Bu neticede, başörtüsü yasağı mağdurlarının ahı da vardır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)